29 Kasım 2008 Cumartesi

Palermo Soho'da gece hayatı


Buenos Aires'e gelen herkes, Arjantin gecelerinden büyük övgülerle bahsetmiş, yere göre sığdıramamıştı. İnsanların sabahlara kadar hiç durmadan eğlendiği ve buralarda hayatlarında hiç bu kadar eğlenmediklerini söyleyenler bile olmuştu. Ben de bir merakla eğlencenin en yoğun olduğu söylenen Palermo Soho'ya gittim bir Cuma gecesi.
Buralarda gece geç başlarmış, insanlar yemeklerini 11'de yer öyle gelirlermiş. Bu bilgi doğrultusunda ben de geç çıktım yola. Sevdiğim şairlerden Jorge Luis Borges'in caddesi boyunca sağda solda gördüğüm küçük barlara, kafelere bakarak yürüdüm. İnsanların daha yoğun olduğu bir yerler bulmaya çalışıyordum. Buldum da. Bir parkın hemen karşısındaki caddelerde, bir yuvarlak boyunca sıra sıra doluşmuş bir dolu bar, kafe ve disko vardı. İnsanlar, gece geç saatlerde aileleriyle, arkadaşlarıyla sohbet edip, içebilmek, keyiflenebilmek için buraya geliyordu.
Üzerinde dans pisti olan Moconda adında bir bara girip bir şeyler yiyip içiyorum. Burada epey vakit harcıyorum. Parkın etrafında hiç durmadan gelen giden arabaları izliyorum.
Trafiğe açık ve işlek bir yer olan Jorge Luis Borges caddesi, Buenos Aires'in diğer caddelerine nazaran daha fazla trafiğe sahip. Arada bir trafik duruyor, arabaların dakikalarca ilerlemediği oluyor. Ama tek bir korna sesi yok! Arjantinliler sakince trafiğin açılmasını bekliyor.
Eğlence demek dans demek benim için. Hele böyle bir ülkede dans edebileceğim, dans derken benim çorba danslarımdan, bir kalıba sığmayan sadece eğlenme ve enerji harcama amaçlılardan bahsediyorum, bir yerler mutlaka olmalı diye düşünüyorum. Taksim'de Mojo, Line, Melek, Araf vs. bir dolu yerde olduğu gibi. Saat'in epey geç olmasına rağmen (gece 2'yi geçiyor) dans pistlerinde kimseyi göremiyorum. Sadece bir club barda, barın ücretli dansçıları piste çıkıp dans ediyor ve Arjantinliler biralarını yudumlayıp dansçıları izliyor.
Parkın duvarlarında oturup etrafını izleyen diğer insanlar gibi ben de duvara oturup izlemeye başlıyorum. Buenos Aires'de görmesi gerçekten çok zor olan BMW Z4 görüyorum, cadde trafiğinde yavaş yavaş ilerleyen. Ardından arabasını hoparlörle donatmış aşırı gürültülü başka bir araba geçiyor. Arabalarını diskoya çevirmiş bir dolu genç görmeye devam ediyorum. 24 saat kesintisiz çalışan otobüsler hınca hınç dolu. İnsanlar, bu yuvarlak boyunca uzanan barlarda oturup sohbet etmek için akın akın geliyor buraya. Hatta yer bulamayanlar ayakta bekliyor. Ya da caddenin diğer taraflarındaki daha sakin barlara gidiyor. Sonra aynı BMW'yi ve aynı arabayı bir daha görüyorum. Sonra zaten aynı arabaların parkın etrafında daire çizdiğini fark ediyorum ve gülüyorum. Çok gülüyorum. Kimi park için yer arıyor tabi ama, kimi disko arabasıyla daire çizerek eğleniyor. Gerçekten süper bir eğlence biçimi.
Yanlış günde ve yanlış zamanda geldiğimi düşünürek, dans edemeden, eğlenemeden, yeterince sıkılarak ayrılıyorum Palermo Soho'dan. Eğlenmek için yanlış yerdeydim sanırım. Henüz buraları çok iyi bilmiyorum. Elbette sevebileceğim yerler vardır. Bir an önce Tango ve Salsa öğrenmeliyim. Yoksa dans edemiycem diyorum kendi kendime. Ve Floransa'dan sonra Taksim, bir kez daha gözümde ilahlaşıyor, ilahlaşıyor...

27 Kasım 2008 Perşembe

Azıyla yetinemeyenler için...

Daha fazla fotoğraf diyenler için işte buyrun diyorum. E tabi ilerleyen zamanlarda devamı gelecek...



26 Kasım 2008 Çarşamba

Müzik ve Dans


Buenos Aires'in tüm köşe başları müzik ve eğlence ile tutulmuş. Bu şehrin insanları eğlenirken para kazanıyor, para kazanırken eğleniyor. 1492'de Cristobel Colon'un yeni dünyayı fethinden hemen sonra nüfusu 70 milyon olan yerlilerin sayısı 150 yıl içinde hızla 3 buçuk milyona düşüyor. Toprakları ve ülkeleri ellerinden alınan nüfusun Arjantin'e düşen payı ülkenin yoksul kesimini oluşturuyor. Her şeyleri ile sömürülen bu halkın, turistik bir güzellik olarak kalan sesine ve dansına yine Buenos Aires sokaklarında rastlamak mümkün.

Arjantin eşittir tango! Arjantin ve ünlü tangosu üzerine çok fazla şey yazılıp çiziliyor zaten. "Harika, Muhteşem, Görmeden gitmeyin, Öğrenmeden gelmeyin" bu sözlerin ve daha söylenmiş bir dolu methiyenin üstüne diyecek çok fazla bir şeyim yok. Buenos Aires gerçekten tangonun şehri. Bu güzel ve çekici dansı bir an önce öğrenmek istiyorum. Belki o zaman bu dans üzerine daha önce söylenmemiş bir şeyler söyleyebilirim.

Not: Saime ve Serkan Bozkurt'u bu tango furyasının içinde görmeyi çok isterdim.

25 Kasım 2008 Salı

"Puente de la Mujer" Kadın Köprüsü


Güzel havaların fazlasıyla şımardığı bugünlerde 36 dereceyi aşan sıcaklık nedeniyle şehir gezilerimizi biraz erteledik. Haberlerden duyduğuma göre henüz ilk baharda olan Buenos Aires son 53 yıldır ilk defa böyle bir sıcaklık görüyormuş. Ben de bu sebeple daha önceki gezilerimden bahsedeyim dedim.
Güzel havaların şehri Buenos Aires daha bir serinken, nehir taraflarına doğru yaptığımız gezide güzel bir köprü görüyoruz. Gelişigüzel dolaştığımız caddelerin nehirle buluştuğu yerde, çok narin, ince ve bir o kadar güzel görünen köprünün neyin nesi olduğunu merak ediyoruz. Nehrin iki yakasını, 3 yıl çalışma sonucunda anca 2001 yılında bir araya getiren bu köprü tam 160 metre uzunluğunda. Güzel ve estetik bir görünüme sahip olması için uzunca bir uğraş isteyen bu köprü elbette ki bir kadın köprüsü. Resimler de köprünün güzelliği pek belli olmuyor, e artık benimki ile idare edeceksiniz.

24 Kasım 2008 Pazartesi

La Rotative Del Maipo


Evimize çok yakın olan Boleteria Tiyatro'sunda 2 gün önce müzikal bir oyuna gittik. Gazeteci yazar ve aynı zamanda kareoraf olan Jorge Lanata'nın yönetmenliğini üstlendiği müzikalin senaryosunu ve şarkı sözlerini Elio Marchi ve Miguel Gruskoin gerçekleştiriyor.
Oldukça kalabalık ve genç bir kadroya sahip müzikal, Buenos Aires'in günlük bir gazete sayfasının içerisinde yer alan olayları, konuları sahneye aktarıyor. Farklı müzik ve konseptlerle peşi sıra değişen sahneler, gazetenin bir sayfasından başka bir sayfaya geçer gibi akıyor.
Buenos Aires'in sokaklarında gezerken izlediğimiz dansları, dinlediğimiz müzikleri burada da izleme ve dinleme şansı buluyoruz. Güzel fiziğe sahip erkek ve kadın oyuncuların cömertçe soyunmaktan çekinmemesi, çoğu danslarını çıplak gerçekleştirmesi ve bu gösterinin sokaktakilerin aksine 50 pezo olması, bu müzikal gösteriyi sokakta gördüklerimizden ayırıyor. Rengarenk dans gösterilerinin dışında projeksiyon kullanımı da bu müzikalin önemli parçalarından birini oluşturuyor.
Buenos Aires sokaklarında daha güzellerini bulabileceğimiz gösterinin büyük bir bölümünü, hatta bitmek tükenmek bilmeyen uzunca bir bölümünü Jorge Lanata'nın televole tadında gerçekleştirdiği yönetim eleştirisi oluşturuyor. Arjantin'in bayan başbakanı Néstor Kirchner'in konuşmalarından yapılan remiksler ve tekrarlarla seyirci güldürülüyor beraberinde yönetimin gereksiz hizmetleri, eksiklikleri üzerinde uzunca duruluyor. Sonrasında yine dans, müzik ve soğuk! Seviyesi fazlasıyla düşürülen klimanın etkisiyle soğuyan salondaki seyirciler homurdanmaya başladığı sırada gösteri sona eriyor.
Son olarak diyebileceğim şu ki La Rotative Del Maipo, yolu Buenos Aires'e düşen, doyasıya güzel kadın ve erkek görmek isteyenlerin hiç düşünmeden gidebileceği bir oyun. Gerisi yalan.

23 Kasım 2008 Pazar

Boca Juniors, Maradona...


Boca, Buenos Aires'in diğer mahallelerinden biraz daha farklı. Yüksek binaların arasına yerleşmiş gece konduları, bakkalları ve sokaklarda oynayan çocukları ile daha sıcak ve samimi bir havası var. Issız sokakların köşe başlarını tutan gençleri acaba başımıza bir iş gelir mi diye düşündürtse de yanlarından geçtiğimizde dünyanın umurlarında olmadığını görüyoruz. Boca Juniors stadıyla ünlenen ve turist alan bu mahalle yabancılara alışkın gibi görünüyor. Stadın hemen karşısındaki gece kondular da gelen turistlerin dikkatini çekeceği bilindiğinden rengarenk boyanmış ve çok şirin bir hal almışlar.


Oldukça büyük olan stadın hemen önünde ünlü futbolcuların, ayak ve el izlerinin bulunduğu yerler var. İçlerinde Maradona için ayrılmış bir yıldız da var ama içi boş. Stadın etrafı çeşitli resim ve figürlerle rengarenk boyanmış. Maç sonrası mı gitmiştik bilmiyorum ama etrafta çok fazla çöp vardı. Stadın içine girip fotoğraf çekemedik ama birgün maç izlemek için yeniden gelicez buraya.

Kampüs gibi parklar...


Türkiye'nin kışla mücadele ettiği bu zamanlarda buralarda havalar çok güzel. Güzel havaların da etkisiyle insanlar parklarda, meydanlarda, caddelerde geziyor. Biz de güneşin verdiği enerjiyle Boca Juniors stadını görmeye karar verdik ve Boca mahallesine doğru yola çıktık. Boca mahallesine giden otobüsler var ama biz 2 adet bozuk 1 pezomuz olmadığı için bu otobüsleri kullanamadık. Hatta bindiğimiz otobüsten inmek zorunda kaldık. Bozuk para ararken 1 pezonun bulunması ne kadar zor ve değerli bir para olduğunu anladık.
1 pezo için yaklaşık 2 pezo harcamanız gerekiyor. 5 pezoyla bakkala gidiyorsun, 2 adet sakız alıyorsun para üstü olarak aldığın 2 kağıt pezonun yanında kaptığın maden 1 pezo ile nihayet otobüse binebiliyorsun. Otobüslerdeki makineler sadece bozuk 1 pezo ile çalışıyor. Ama bunun için baya bir bakkal dolaşmanız gerekiyor çünkü onların da bozuk paraları yok çoğu zaman. Biz bozuk para bulma şansını anca dönüş yolunda elde ettik. Neyse...
Boca mahallesi San Telmo'nun hemen yanında bulunuyor. Daha önce San Telmo'yu gezdiğimizde farkında olmadan buralara da gelmişiz ama tabi iç taraflara kadar girmemişiz. Bu mahallede de diğer yerlerde olduğu gibi kocaman bir park karşılıyor bizi. Önce ağaçların gölgesinde parkın içinden gelen müzik sesleriyle dondurmamızı yedik. Sonra müziğe doğru yürüyüp konser alanına gittik.
Bir grup genç müzik tesisatlarını kurmuş parkın içinde ciddi ciddi konser veriyordu. Biz de kerem'le yayıldık çimlere izlemeye başladık. Kimi dans ediyor, kimi bir yandan ağaçlara tırmanan çocuklarına bakıp diğer yandan müziğe eşlik ediyor ve hemen herkes bira içiyor. Bir an için kendimi üniversite yıllarında kampüslerdeki bahar şenliklerinde hissediyorum. Gerçekten de Buenos Aires'in parkları üniversitelerin bahar şenliklerindeki kampüsleri gibi. Burada o kadar çok vakit geçirmişiz ki. Biran buraya neden geldiğimizi unutup Kerem'e soruyorum. O da önce düşünüyor ve sonra cevaplıyor. Boca Juniors stadına gidicektik. Vakit baya geçmişti ama bir türlü ayrılamıyorduk ordan. Yeniden yola koyulmak için konserin bitmesini bekledik. Ve Boca mahallesinin içlerine doğru yürümeye devam ettik.

21 Kasım 2008 Cuma

Generel San Martin'de park keyfi

Evimin bulunduğu Plaza San Martin meydanının hemen yanında bir park var. İnsanlar sepetlerini, örtülerini alıp sabahtan gidiyorlar ve ağaçların arasında tüm gün keyif yapıyorlar. Sevgililer banklarda oturup kimselere aldırmadan öpüşüyor, siesta yapmak isteyenler de sevgililere aldırmadan bir başka bankta kestiriyor. Öğle arasında iş dünyasından uzaklaşıp kuş seslerini dinleyip, baharın taze kokusunu duymak isteyenler de soluğu bu parkta alıyor. Gerçi güzel kokular duymak için köpeklere ayrılmış alandan uzak durmak gerekiyor. 10'dan fazla köpek gezdirdiğini gördüğüm köpek gezdiricileri, köpeklerini parkın içinde ayrılmış bu alana bırakıyor. Dolayısı ile bu alan ve çevresi gayet iyi kokuyor. Iyyk yapıp hemen uzaklaşıyoruz buralardan. Her gün bu parka gidip burada gazete okumak çok eğlenceli. Burada vakit geçirmeyi seviyorum.

20 Kasım 2008 Perşembe

El Cementerio de la Recoleta

Koskocoman ağaçların yaşadığı bir şehir Buenos Aires. 3 metreyi geçen kökleriyle toprağa sımsıkı tutunmuş bu ağaçlar, zamana ve modern dünyaya meydan okuyor. Güneşin deli gibi yakıp kavurduğu zamanlarda, dev gövdesi ve dallarıyla mükemmel bir dinlence alanı oluşturuyor. İşte bu ağaçlardan biri El cementerio de la Recoleta'nın yani şehrin ünlü mezarlığının karşısında duruyor. Uzunca bir mezarlık ziyaretinden sonra dinlenmek isteyenleri ağırlıyor. Ama bizim ziyaretimiz daha yeni başlıyor. Görülecek, ziyaret edilecek çok mezarlık var.

Mezarlık denilince çoğu insanın aklına toprak, ağaçlar, ıssız ve tekin alanlar gelir. Çünkü bizim bildiğimiz mezarlıklar öyle. Cementerio de Recoleta bildiklerimizin dışında kalıyor. Buenos aires'in şanslı ve varlıklı insanları ölmeden önce nasıl bir hayat yaşamışlarsa, öldükten sonra da aynı görkemli varlıklarını mezarlıklarında sürdürmeye devam ediyorlar. Her bir mezarlık bir sanat eseri ve ayrı bir görsel şölen oluşturuyor. Bazıları görsellikleri dışında hikayeleri ile de dikkat çekiyor. İşte onlardan bir kaçı:

Ünlü bir şair ve ressamın kızı olan Liliana Crociati 26 yaşında belki de hayatının en mutlu gününde vefat ediyor. Balayı için kaldığı otele çığ düşünce kar yüzünden boğuluyor ve kurtulamıyor. Aynı dakikalarda 14.000 kilometre uzaklıkta bulunan ve kendisine çok düşkün olan köpeği Sabú'da ölüyor. Babası kızını ölmeden önce giydiği giysileri, parmağındaki evlilik yüzüğü ve kendisinden kilometrelerce uzakta ölen köpeği ile birlikte heykelini yapıyor.
Şair Carlos Guido y Spano'nun taşlardan yapılmış mezarlığı sadeliği ile diğerlerinden
ayrışıyor. "Buenos aires'de doğdum ve ölene kadar Arjantin" diyen bu şairin dışında dikkatimi çeken ve beni etkileyen birçok mezarlık oldu. Ama onların her birine burda değinmem sıkıcı olur. Hem görülüp anlatılacak daha çok yer var bu şehirde.







Avenidad de Mayo'da bir eylem

Bachillerato de Jóvenes y Adultos “La Dignidad”

Bavullarımızla birlikte neşemiz de yerine gelince, sokak sokak gezmeye başladık Buenos Aires'i. Puerto Madero'da uzunca bir yürüyüş sonrası evimize doğru giderken yolumuz Plaza de Mayo meydanına düşüyor. Eski ve görkemli binaların önünde olabildiğine geniş olan caddeler, Arjantinlilerin mütevazi araçlarıyla sessizce akıp gidiyor. Yaşadığımız her anı kaydetme güdüsüyle fotoğraflar çekiyoruz. Derken sokakların birinden tüm meydanı inleten davul sesleri gelmeye başlıyor. Bir grup genç ellerinde bavulları, pankartları ve ardında yürüyen destekçileri ile eylem yapıyor.

Türkiye'de eylem, protesto denilince hemen aklımıza gelen yüzlerce coplu polisten burada sadece 6 tanesini görüyoruz. Genelde öğrenci savmak için kullanılan panzerin yerine ise hiçbir şey yok. Eylemci grup bir caddeyi olduğu gibi trafiğe kapatıyor. Polislerden biri de bu kapalı caddenin başında, araba girmesin diye bekliyor. Biz caddenin karşı tarafında sessizce izliyoruz olanları. Davulların tüm caddeyi dolduran neşeli sesini duyunca caddenin karşısına geçmek ve olanları daha yakından izlemek istiyoruz. Ülkemizde gördüğü eylemlerden ürkmüş olan Kerem önce beni engellemek istese de sonrasında o da bu müziği daha yakından dinlemek istiyor.

Yakınlarına gidince konuyu daha iyi anlıyoruz. Mariano Acasto caddesinde gençler ve yetişkinler için bulunan El Bachillerato Popular “La Dignidad” adında koruma ve eğitim amaçlı bir bina satılıp özelleştirilmek isteniyor. Bu durum karşısında mağdur duruma düşecek 70'ten fazla öğrenci için bir araya gelen insanlar hükümet karşıtı pankartlar ile birlikte yetkililere seslerini duyurmak istiyor. Ve bu ses gerçekten duyulmayacak gibi değil. Gösteriyi izlerken insanlar alkış tutuyor, kendini tutamayanlar ise olduğu yerde dans ediyor. Umarım gösteri amacına ulaşır ve bu güzel müziği yapan insanların korumaya çalıştığı bina bu güzel insanların olmaya devam eder.

16 Kasım 2008 Pazar

İstanbul'dan Buenos Aires'e Bir Alitalia Yolculuğu...

Giderek sıradanlaşan hayatıma az da olsa farklılık katabilmek için uzunca bir yolculuk planladım. İşimden ayrıldım, gidecek başka yer yok mu diyenlere aldırmadım, artık çocuk değilsin çalışıp kariyer yapmalısın diyenleri dikkate dahi almadım ve sadece biletlerimi aldım. Çok şanslıyım ki ailemdeki tüm bireyler benim bu kararımı, her ne kadar benden ayrı kalcakları için üzülseler de desteklediler. Üstelik 25 yıllık hayatım boyunca ailemden 1 haftadan fazla hiç ayrı kalmamıştım.
İstanbul'da ailemle havaalanına doğru yola çıkarken içimden her şey güzel olacak, her şey güzel olsun dedim. İyi ki demişim. Ya demeseydim... Belki de şu anda burda olamayacaktım. Yolculuğumla ilgili bu güzel dileğim bugün beni buraya getirdi ve elimdeki notebookla bu yazıyı yazmama yardım etti. Çünkü bu yaptığım yani yapabildiğim tek şeyin dışında pek de yapabileceğim bir şey yok. Neden böyle düşündüğümün anlaşılabilmesi için uzun ama çok uzun, göz yaşı, sinir krizi, sevinç, yorgunluk, faşist ve barbar alitalia ile dolu yolculuğumu anlatmam gerekli.



ISTANBUL - ROMA VE ALİTALİA 12 KASIM 2008

Pegasus'ta uçak teknisyeni olan eniştem daha yolda söylemişti, Alitalia'nın dün greve girdiğini, hatta dünkü Roma uçakların kalkmadığını da söylemişti. Önce şaka sandım ama havaalanına gidip alitalia'nın önündeki yığılmayı görünce doğru olduğunu anladım. Atatürk havalimanındaki güler yüzlü alitalia görevlileri uçağın kalkıp kalkmayacağından emin olamadıklarını, pilotların grev yaptığını söyledi. 2'de kalması gereken uçak önce 3'e sonra 4'e ertelendi. Terminal'e girmeden önce Alitalia görevlilerine Roma'da uçakların kalkıp kalkmadığını, orda iptal olursa ne olacağını sordum. O zaman sizi başka havayollarıyla uçurmak zorundalar, dedi görevli.
Neşemi kaybetmeden Terminal'de beklemeye başladım. Beklerken bizim gibi Buenos Aires'e giden yaşlı bir Arjantinli çiftle tanıştım. Alitalia'dan dolayı çok endişelilerdi. Roma'da işlerin daha da kötü olduğunu duymuşlar, orada uçak kalkmazsa ne yaparız diye endişelerimizi paylaşıp sohbet ederken saat çoktan 5 olmuştu. Ayakta beklemekten yorulmuş olsak da neşemizi kaçırmadık arjantinlilerle buenos aires hakkında sohbet etmeye devam ettik. Nasılsa aktarma için yeterince vaktimiz vardı. Roma'da bekleyeceğimize İstanbul'da bekleyebilirdik. Ve nihayet saat 6'da uçaklara alındık ve Roma'ya doğru uçmaya başladık.


BARBAR VE FAŞİST ALİTALİA

İnsan haklarından bahsedip tüm dünya üzerinde ahkam kesen İtalya'nın insan tanımının tamamen ırk bazlı olduğunu kendi gözlerimle bizzat yaşayarak gördüm.
2 buçuk saatlik yolculuğun ardından nihayet roma'ya vardık. Ve iki saat sonra kalkacak olan Buenos Aires uçağı için beklemeye koyulduk. Önce yemek yedik. Sonra alitalia'nın önüne geçip beklemeye başladık. Derken bir alitalia görevlisi uçağın iptal olduğunu, bugün kalkmayacağını ve yolcuların da otellere yerleştirileceğini söyledi. Buenos Aires'e planladığımız saatte varamamanın üzüntüsünü yaşarken hiç değilse roma'da otel'de kalıcaz diyerek kendimizi teselli ettik ve biz de diğer insanlarla birlikte çıkışa gittik. Ama sürpriz... Arjantinliler dışarı çıkabiliyor, vizesi olanlar pek tabi çıkabiliyor ama biz çıkamıyorduk. Niye çünkü vizemiz yok. E ama kimse bizden vize istemedi ki. Bu yolculuk için vize gerekli değildi. Olsaydı alırdık. Daha önce almışlığımız da var üstelik. Hem bu, benim kadar müşterisi olduğum firmanın da sorumluluğu, herhangi bir sorun karşısında vize talep etmediğim müşterilerime nasıl insani koşullar sunarım diye düşünmeli ve bir b planı olmalıydı ki varmış da. Terminal'de sandalyelerin üzerinde sabah edebilir ve bir daha ne zaman kalkacağı belli olmayan uçağı bekleyebilirdik. Yüzümüze bakmadan, asık suratlı ve azarlayıcı bir şekilde konuşan alitalia'nın italyan görevlilerinin ellerinden hiçbir şey gelmezmiş, gelemezmiş. Kendilerine sandalyede yatamayacağımı, terminalde üşüyüp hasta olabileceğimi söyledim, ama bu onların sorunu değilmiş. Ben ve benimle birlikte mahsur kalan 4 türkün aldığı cevaplar gayet soğuk ve katıydı. Bu umursamazlık karşısında sinirlerim çok fazla bozuldu, ağlamaya başladım. Soğuk ve ıssız terminalde sabaha kadar süren tüm bekleyiş boyunca kendime engel olamadan durmadan ağladım. Beni üzen sandalyelerde uyumak zorunda kalmak, üşümek ve korumasız kalmak değildi. Beni üzen bizim gibi vizesi olmayan bir çok insan sırf ülke ilişkileri dolayısı ile insani koşullarda kalabiliyorken ben yine sırf ülke ilişkileri ve kimliğim sebebiyle yani türk olduğum için terminaldeydim. Benim gibi terminalde kalan mısırlı, cezayirli ve bolivyalıları da unutmamak lazım. Toplam 7 kişiydik.
Sabaha kadan süren bekleyiş boyunca soğuktan ve sıkıntıdan ağzımda yaralar çıktı. Üstelik midemden de zaten rahatsızdım ve ağrılarım da başlamıştı.

Sarı saçlı, çilli, parmağındaki yüzüğünden evli olduğunu anladığım alitalia'nın bayan görevlisi masasına oturur oturmaz sabaha kadar terminalde beklemek zorunda kalan 7 kişi standın başına doluştuk. Uçağın ne zaman kalkacağını, ne zaman buradan gideceğimizi sorduk. Alitalia görevlisi her defasında geri gidin, burda beklemeyin ben 5 dakika sonra sizi çağırcam deyip bizi başından atıp durdu. Benim mide ağrılarım daha da arttı. Bavulumu istedim. Yanımda taşıdığım yedek ilaçlarım bitmişti. Gerisi bavulumdaydı. Ama Alitalia'nın italyan görevlisi bavulu veremem dedi. Bir arkadaşım ne yani bu kız ilacını alamayacak, hatta belki bu yüzden ölecek ve siz hiçbir şey yapamayacak mısınız dedi. Alitalia'nın bayan italyan görevlisi yüzümüze bakmadan, hiçbir şey yapamam dedi. Arkadaşım ısrar etti. Yani şimdi bu kız ölsün mü? diye sordu. Alitalia görevlisi 'ölsün' yapabileceğim hiç bir şey yok dedi. Niye olsun ki. Nasılsa orası roma yani italya ve ben italya'nın insan tanımına göre hayvandan da değersiz bir yaratık sınıfındaydım. Ben türk'tüm.
Benim sinir kat sayım daha da yükseldi. Hele ki o gün de uçamayacağımızı yani o gün uçan uçakta bizim için yer olmadığını öğrenince daha da sinirlendim. Ve başladım bağırıp çağırmaya. Alitalia'nın allah belasını versin deyip durdum. Ve eğer bugün uçamazsak İstanbul'a dönmek istediğimi söyledim. Ben deliler gibi bağırınca italyan görevlilerin elleri titremiş. Korkmuşlar ama sonuç değişmedi. Ben ve diğer 3 türk roma terminaline hapsolduk.

Orda kalmamaya kararlıydım. Heleki dün gece bizimle aynı uçakta olup otellere giden yolcuların başka uçaklarla Buenos Aires'e uçurulduğunu görünce her şeyden nefret ettim. Sırf italya'nın insan tanımına uymadığım için ben diğer yolcular gibi gitmek istediğim yere gidemiyordum. Ayırımcılığın ve ırkçılığın bu kadarı fazlaydı. Dün geceden beri roma'nın türk konsolosluğunu aramak istiyor ama diğer türk arkadaşlar tarafından engelleniyordum. Kaderlerine razı olan arkadaşlarım, onlar da bizimle ilgilenmeyecekler ve sen daha çok üzülüp iyice hasta olucaksın deyip beni bu fikrimden uzaklaştırmaya çalışsalar da ben aramaya karar verdim ve aradım. Bu kadar çaresiz ve sahipsiz olamazdık. İyiki de aramışım.

KURTARICIMIZ ROMA TÜRK KONSOLOSLUĞU!
YAŞASIN ROMA TÜRK KONSOLOSLUĞU!

Telefon numaralarıyla verdiğim uzunca mücadele sonucu sonunda roma türk konsolosluğuna ulaştım. Ve derdimi anlattım. İki gündür terminalde olduğumuzdan, kötü muamele gördüğümüzden bahsettim. Oysa biz de bilet için para vermiştik, biz de alitalia müşterisiydik ve her şeyden önce biz de insandık. Beni dinleyen görevliler bizimle ilgileniceklerini söyleyip benim cep numaramı aldılar. Ve biz terminalde beklemeye devam ettik. Bu süre boyunca Alitalia'nın yüzümüze bakmadan konuşan italyan görevlileriyle mücadelemiz devam etti.
Alitalia bizim yemek paramızı vermek zorundaydı. Ama onu vermemek için italyan görevliler her defasında bir dolu oyun yapıyorlar ve 7 kişilik yemek kartını çok değersiz bir yaratığın yüzüne fırlatırcasına verip bizi başlarından sağıyorlardı. Verdikleri yemek kartlarıyla sadece bir çeşit yemeği küçük bir tabakta, yanında açık kola ya da sudan başka bir şey alamadığımızı da eklemek isterim. Üstelik bunu bilmeden aldığımız tabakların ve yemeklerin bizden geri alınıp sadece bir küçük tabak yiyebilirsiniz diyen italyanlar tarafından azarlandığımızı da ayrıca eklemek isterim.

Yaralarla dolu ağzım yüzünden zaten hiçbir şey yiyemiyordum. Yemek falan umurumda değildi. Diğerlerinin de değildi. Benimle birlikte terminalde mahsur kalan ikinci bolivyalı bayan da üşütmüş hasta olmuştu. Herkes sağlığı daha fazla bozulmadan bir an önce bu yolculuğun bitmesini istiyordu. Bu arada sevindirici telefonlar gelmeye başlamıştı. Başkonsolos Mustafa bey beni aramış ve bir kez de beni kendileri dinlemişti. Mutlaka ilgileceğini söyledi ve sonrasın da yine başkonsolosluktan Efe bey aradı. Uzunca süren bekleyiş sonucunda sevindirici haber gelmişti. Türk konsolosluğu hava alanında mahsur kalan biz 4 türk için Dışişleri Bakanlı'ğından geçici vize çıkartmıştı. Ve gerekli belge havalanına faks çekilecekti. Bu arada başkonsolos Mustafa Bey'de yanımıza bizi görmeye gelmek üzere yoldaydı. Bu haberler yüzümüzü güldürdü. Ve sevinçle beklemeye başladık. Her dakika bize ömür gibi geliyordu.

Bu bekleyiş süresi boyunca alitalia'nın italyan görevlilerin bize sormadan bizden iki kişinin (biri ben oluyorum) akşamki uçağın ikinci listesinden bizi sildiğini de söylemem gerekiyor. Neden, niçin, nasıl bilemiyoruz. Zaten artık sorgulamayı da bırakmıştık. Ellerinde biletleri olduğu halde Newyork uçağında yer bulamayan italyanlar için de mantıklı açıklamaları yoktu. Ha italyanların insan tanımına uyan bu kişilerin sorunu hemen çözülüp uçaklarına bindirildi o ayrı.

Saat akşam 5 olup kimsler tarafından aranmayınca ve kimselerin de gelmediğini görünce bir kez daha umutsuzluğa düştük. Dışişleri bakanlığından gelen belge belki alitalia görevlilerine gelmiştir diye defalarca sorduk ama her defasında olumsuz yanıt aldık. Sonunda sınır karakoluna gidip sormaya karar verdik.

Sınır karakolundaki polislere bir belge beklediğimizi gelip gelmediğini sorduk. İtalyan polislerinden biri pasaportlarımızı eline alır almaz, daha doğrusu türk olduğumuzu görür görmez hiç boşuna uğraşmayın bu gece burda yatacaksınız dedi bize. Oysa biz sadece bir belge soruyorduk. Ayrıca belge gelirse hiç de orda kalmayacaktık. Güzel güzel otellerimize gidecektik. Derken başkonsolos Mustafa Bey geldi ve işler olduğu gibi değişti.

Nefretini bir türlü anlayamadığımız polisle mücadele ederken, arkadaki masasından hiç kalkmayan ve ilgilenmeyen başkomiser havaalanında koşturup alitalia görevlilerini aramaya başladı. Ve ne olduysa yüzümüze dahi bakmayan alitalia görevlileri ayağımıza kadar gelip bize uçakta yer olduğunu, bizi Buenos Aires'e yollayacaklarını söylediler. Ve öyle de oldu. Mustafa Bey'in çabaları sonuç verdi ve biz yine 4 saat gecikmeli de olsa uçağa binip, 16 saatlik yolculuk sonucunda Buenos Aires'e geldik. Roma'nın Türk konsolosluğuna ne kadar teşekkür etsek azdır...


ALİTALİA KABUSU DEVAM EDİYOR... BAVULLARIMIZ KAYIP! 14.12.2008

Zorlu bir yolculuğun ardından Buenos Aires'e vardık. Vardık varmasına ama bavullarımız varamadı bir türlü. Bugün ayın 16'sı ve 12'sinden beri bavullarımızı hiç göremedik. Alitalia görevlileri hep yarın gelecek deyip duruyorlar. Ama iki kere yarın oldu ve gelen giden yok. Hangi yarın bu çok merak ediyoruz. Günlerdir aynı kıyafetleri taşıyoruz. Yanımızda hiçbir şey yok. Üstelik Alitalia'nın bize yaşattığı bu kabus dolu yolculuğu telafi etmek gibi bir derdi de yok. Normal'de iptal olan uçaklarda 400 euro gibi bir para almamız lazımmış. Bırakın 400 euro'yu 4 euroluk yemek parasını bile çok gördü bize alitalia. Zaten onlardan gelecek hiçbir şeyi istemiyorum. Bavullarım gelsin yeter. Ha bavullarım gelmezse nolucak. 100 euro daha ucuz diye tercih ettiğim alitalia beni 1000 euro zarara uğratacak.

Grev her çalışanın hakkı ve her grev işverene ve işin işleyişine zarar verir, aksaklık yaratır. Amacı'da budur zaten. Ama bu grev ne alitalia'ya zarar verdi ne de italyan'lara... Onlar aldılar paralarını, eylemlerini de yaptılar, yan gelip yattılar olan bize oldu... Biz derken İtalya'nın insan tanımına girmeyen bizlerden bahsediyorum tabiki...

Neyse başında da dediğim gibi şanslıyım çünkü hala hayattayım :) Ve en güzeli'de Buenos Aires gibi muhteşem bir şehirdeyim.