29 Ocak 2009 Perşembe

Güney Amerika'da Uzak Doğu Kültürü

video
Çin marketleri, çin restoranları, meditasyon, yoga merkezleri, karate kursları ile Arjantin, uzak doğu kültürünün etkisi altında. Tüm bu etkinlikler halkın çok fazla ilgisini çekiyor.
Koşmanın, bağırmanın, yatmanın, içmenin herbir şeyin özgür olduğu Buenos Aires parklarında gündüz vakti uzak doğu dövüş sporları kursunu görmek mümkün.

Empanada

Gelelim yemeklere... Buralarda sıkça gördüğüm, çok leziz bulduğum, hatta kendim de yaptığım bir börek EMPANADA.

Empanada Güney Amerika'ya özgü, puf böreği gibi bişiy olmaktadır. Jambonlu, yumurtalı, etli, peynirli, havuçlu, karışık... her şekilde yapılmaktadır. Arjantin'de de çokça yapılmakta, pastanelerde, her yerde satılmaktadır. Belki deneyip yapmak isteyenler olur diye tarifini vereyim dedim. Bu tarif işlerine yararsa tabi. :) Hiç beceremem bu işleri ama en azından deneyeyim.

Market'ten
1- Baklava yufkası mı deniyor onlara ne deniyor bilmiyorum. Hani böyle küçük küçük, kare yuvarlak şekilde satılan yufkalar varya, onların küçük ve yuvarlak olanlarından alıyoruz. (Milföy hamuruymuş kendileri :)

2- Evde sıvıyağ vardır herhal tekrar almaya gerek yok

3- Kıyma alıyoruz.

4- Evde patetes bitmişse patates, yumurta alıyoruz.

5- Tuz, Pul biber, bunları söylemeye gerek yokki vardır zaten.

6- Soğan.


Mutfakta
Öncelikle empanada'nın içini hazırlıyoruz. Kıymayı, küp küp doğranmış patatesleri, haşlanmış ve minik minik doğranmış yumurtayı (ben koymuyorum yumurta, ıyy, ama burdakiler koyuyor diye dedim) Minik minik kesilmiş soğanları, yağla birlikte kavuruyoruz. İçine çok hafif, mini minnacık salça da atılabilir tabi. Tuz ve pul biber serpiştirmeyi de unutmayın. Ya da güzel baharat çeşitleriniz varsa onlar da koyulabilir.

Sonra bu pişen karışımı yuvarlak yufkaların içine koyuyoruz. Yufkanın ağzını yandan, yandan, saç örgüsü gibi duracak şekilde kapatıyoruz. Üstüne yumurta sarısı koyuyoruz. Sonra fırına yolluyoruz. En sonunda da afiyetle yiyoruz. Aşağıdaki benim yaptıklarım. Fotoğraf kötü ama empanadalar lezizdi.

25 Ocak 2009 Pazar

Buenos Aires'te Havuz

video
Güneşte sadece 10 dakika kalmak bile yüzümü kıpkırmızı yapmaya yetiyor. Sıcaklara ve Ker3m'e dayanamayan bilgisayarım çıt diye kapanıyor. Fanı çok ısınıyormuş. Böyle olunca herkes havuzlara koşuyor ve biz izliyoruz. Yani aslında girilip, yüzülür tabi ama. O kadar çocuk varki havuzlarda, kesin işiyorlardır deyip, pimpiriklendiğim için girmiyorum. Sevgili Aslı'nın tavsiyesi ile Uruguay'a gitmeye karar verdik zaten. Umarım önümüzdeki hafta, en sonunda okyanus sularına bırakırım kendimi...

Dörtlü Mimler Devam Ediyor...

Önüm, arkam, sağım, solum. Miiim! Çok sevgili Gülcan beni mimlemiş. Kendisine ve biricik oğlu egemene sevgiler ve öpücükler yollar mim'ime başlarım.

Yapmam gereken: Bilgisayarın resimler bölümüne girip, 4. klasörün içindeki 4. fotoğrafı alıp, bloğa koyup açıklamak. Hemen yapalım. Bakalım ne çıkacak. Amanın!

Hii ben bu çıkan şeyi yerim. Dünyanın en güzel kızı Irmağı görmektesiniz. Kendisi ablamın kızı, benim yeğenim olmaktadır. Resimde henüz 4 aylık!

Fatma ve Bülent Alacatlı çiftinin biricik kızı Irmak 6 Kasım sabahı dünyaya geldi. Vaktinden biraz önce geldiği için hazırlıksız yakalanmıştık. Gecenin bir yarısı, Nursel ablam, annem, Ayfer arabayla hastaneye yetişmek için yola koyulmuştuk. Bir güzel de kaybolmuştuk. Meğer bizimki acıbadem göztepe'de değil, Kadıköyde'ymiş. Dünyalar güzeli yeğenime buradan öpücük dolusu sevgilerimi, özlemlerimi yolluyorum. İyi ki gelmiş dünyaya. Teyzesinin birtanesi...

24 Ocak 2009 Cumartesi

Mim'lere Karıştım



Yeni mim'im sevgili içimden geldiği gibi'den. Kendisine buradan kucak dolusu sevgiler yolluyorum ve mim'imize başlıyorum...

Efendim konumuz çok ilginç, adım adım gerçekleştiriyoruz.

1. Yakınınızda bulunan bir kitabı alın.
Aham ev yine almış başını gitmiş. Solumda bir kitap, español gramer kitabı olur kendileri, sağıma bakıyorum başka bir kitap español sözlük oluyor kendileri. Sağ taraftaki hemen elimin altında olduğu için kapıyorum sözlüğü.

2. 161. sayfayı açın.
Ahaha niye? Niye 161. 1+6+1=8 hımm evet şimdi oldu. 8 benim uğurlu sayım ondan olabilir. Tamam canım neyse açalım bakalım. Ne varmış? Evet açtım.

3. 5. cümleyi okuyun.
Yüksek sesle mi? Alçak sesle mi? Nasıl okuyayım. İçimden de okuyabilirim hem çok severim. Neyse bir okuyayım. Evet okudum.

3. Blog sayfasına yazın.
Aynen yazıyorum:
cierzo: Viento septentrional. Böyle kuru kuru yazmakla olmaz bi de çevirelim o zaman.
Okunuşu sierzo, anlamı kuzeydoğu rüzgarı.

4. En güzel cümle ve en güzel kitabı seçmeyin sadece yakınınızda olan kitabı seçin.
Aynen öyle yapıldı.

5. 5 blog arkadaşınıza yollayın.
hiii çokmuş yaw. Bu mim işleri zormuş. Amanın. Kim uydurmuş, nasıl uydurmuş bunu. Neyse eğlenceliymiş. Yani pek zor olmadı.

O zaman ben de bu mimi sevgili Nükhet Everi'ye paslıyorum. Ama kesinlikle yapmak zorunda değil. Yani canı çok sıkılırsa, yapmak isterse. Eğleniriz, seviniriz. :)

23 Ocak 2009 Cuma

La Viruta Tango

video

La Viruta, Palermo soho dolaylarında Armenia Caddesinde, Ermeni Kültür Merkezi'nin hemen altında, düğün salonu tadında bir yer. Her yaştan insanın görüldüğü bu şirin yerde, geceleri Tango, Salsa, Rock & roll ve Milonga dersleri veriliyor.

Tüm bu dansları gerçekleştirebilmek için mutlaka bir eş gerekiyor. E böyle olunca La viruta çiftlerin olduğu kadar bekarların da gözdesi oluyor. Tango dersleri tam beş ayrı grup tarafından yapılıyor. Hiç bir şey bilmeyenlerin gittiği birinci grupta, genelde bayanlar çoğunlukta, erkekler ise pek az. Dolayısı ile tangoyu bildiği halde, kendine eş bulabilmek için gelen bekar erkekler bu grubu tercih ediyor. Aynı şekilde aslında Tango'dan çok eş bulabilmek için gelen bayanlar da yine bu grupta. Nerden mi anlıyorum. Bu iki kesim hocalar hareketleri gösterirken kesinlikle izlemiyor, hatta tekli provolara katılmayıp içkilerini içiyorlar. Ne zamanki ikili provalar başlıyor, ortalık coşuyor. Hurraa!

Ama bu grubun dışında ki diğer gruplarda, yani tangoyu az çok bilip geliştirmek isteyenlerin gruplarında, özellikle 2. grupta, erkek popülasyonu çok yüksek. Öyleki eşsiz kaldıkları için prova yapamayan erkek öğrencilere, hareketler gösterilip iyice anlaşıldıktan sonra hocalar "saldırın" talimatı veriyor. Kapılan bayanlarla 5 dakikada bir değiştirmek suretiyle provalar yapılıyor. Ama bu grubun her iki cinsi de çok ciddi. Hareketleri bir an önce kapıp daha üst sınıflara geçmek istiyorlar. İstisnalar vardır tabi.

Rock & roll dersleri'nin yaş ortalaması diğelerine göre daha yüksek. Beyaz saçlı, göbekli şirin dedemler, yine kendileri gibi şirin teyzemlerle çılgınlar gibi dans ediyorlar. Gençler de çoğunlukta tabi.

Yarım saattir yüklemeye çalıştığım video'da, tango dersi veren öğretmenlerin, ders arasında yaptıkları küçük bir gösterisi var.

18 Ocak 2009 Pazar

Dakar Rallisi Türk Ekibi ve Canan

Dakar Rallisi dün nihayet sona erdi. Türkiye'den Kutlu Torunlar ve Kemal Merkit'in katıldığı yarışmayı Kemal Merkit başarıyla tamamladı. Kutlu Torunlar yarışmanın 8. etabında motorunun bozulması sebebiyle yarış dışı kaldı. Tüm gün yarışıp ertesi gün çok az uykuyla yarışmaya devam eden motorcular, yarış boyunca çöl, beklenmedik yağmur ve motor arızalarıyla da mücadele verdiler. Dünyanın en zor yarışı olan bu yarışmaya katılabilmek dahi çok zorken, Kemal Merkit'in sonuna kadar başarıyla tamamlayabilmesi gerçekten gurur verici.

49 yaşındaki fransız yarışmacı Pascal Terry'nin ve 2 Arjantinli görevlinin hayatlarını kaybettiği, bir ingiliz yarışmacının komaya girdiği yarış, kötü sahnelere de şahit oldu.
Dünyanın en zorlu Rallisi Dakar'ın 2009 şampiyonu, İspanyol yarışmacı Marc Coma oldu.
Ve gelelim Canan'a. Arjantin'in, Şili'nin ve Avrupa'nın yakından takip ettiği yarışın bitiş alanı La Rural halkın akınına uğradı. Bazı insanlar, yarışmacıların ödülleri verilmek üzere şovun yapıldığı alana davetiyeleriyle girebilirken, davetiyeden habersiz olanlar ise dışarıda yarışmacıların geçmesini beklemekle yetiniyorlardı. Doğan haber ajansının Buenos Aires'deki, biricik gazetecisi Canan, ben sizi içeri alıcam, yarışmacılarla fotoğraf da çektiricem dedi ve başladı mücadeleye.

Önce kapıya gelip beni aldı ve benim için getirdiği bilekliği gösterdi. Kapı görevlisi bilekliği koluma takmam gerektiğini söyledi ve bunu kendisi yaptı. Hani sonradan çıkartıp başkasına vermeyelim diye. Biz de zaten tam olarak onu yapacağımız için Canan'in müdehalesi ile biraz bol taktırdık bilekliği. Sonra Canan bilekliği benden alıp Ker3m'i almak için tekrar gitti kapıya. Ben de içeride bekliyorum. Bekle bekle gelmezler. Benim bilekler biraz ince olduğu için bileklik Ker3m'in elinde kalmış. İttiriyorlar, çekiştiriyorlar geçmiyor. En son Canan krem sürmüş de öyle takmışlar bilekliği.

Canan'ın sayesinde içeri girdik, fotoğraflar çektik, güldük, eğlendik. Ve sıra geldi çıkmaya. Ben de bileklik olmadığı için beni çıkartmıyorlar. Kaldım mı orda. Canan da çekim ve röportajdan sonra dışarı çıkmış orda bizi bekliyor. Kerem gidebiliyor da ben gidemiyorum. Önce Kerem çıkıyor, sonra binbir mücadele ile bileklik o bilekten çıkartılıyor. Canan bileklikle bana yeniden geliyor ve ben nihayet dışarı çıkıyorum. Sadece görevlilerin girebildiği odaya arka kapıdan nasıl girdiğimizi anlatamıyacam çünkü onu ben bile anlamadım. Şans işte yakalanmadık kimselere.
Bu güzel gün için Canan'a burdan binlerce teşekkür ediyorum.

17 Ocak 2009 Cumartesi

Delinin Şarkısı 'Salaksın'

video

Bu defaki grubumuz İspanya'dan geliyor. Ama buralarda da çok seviliyor. El canto del loco'nun (delinin şarkısı), eres tonto'sunu (salaksın) çok sevdim. Gerçekten çok eğlenceli... Eğer sevdiyseniz diğer şarkılarını da dinleyin derim. Çünkü hepsi çok güzel.

Neysek oyuz, eğer bunu görmek istemiyorsan
Salaksın!
Yaşamayı sevmiyorsan
Salaksın! ...böyle gidiyor şarkı

EL CANTO DEL LOCO - ERES TONTO (PERSONAS)

Esta historia que te cuento es como un grito
Una voz desesperada que grita pidiendo auxilio
Auxilio por no ver nada que me llene en el camino
Auxilio por ver que hay mucha falta de cariño

Me paro y me pregunto por qué no vives
Rodeado de mas verdad y buscando desequilibrio
Que te llene de valor y que te quite del suicidio
No tener que depender para sentirte mas querido

Usando menos el coco y un poquito mas la piel
Ya que somos lo que somos y si no lo quieres ver
Eres tonto!
Si no te gustas es que no estás vivo
Eres tonto!
Pero eso es algo que nació contigo

Y mañana al despertar, saltar de la cama
Luchar tu mañana, mirar a la cara
Que no eres nada

Eres tonto!
Salir a la calle sin la tonteria
Sacando de dentro entera tu vida
Entera tu vida

Parece que esta de moda ir de tontito
Aparentar ser la persona que siempre tu habias querido
¿Por qué no te quieres aunque sea solo un poquito?
¿Por qué no eres tu mismo y no algo parecido?

Usando menos el coco y un poquito mas la piel
Ya que somos lo que somos y si no lo quieres ver
Eres tonto!
Si no te gustas es que no estás vivo
Eres tonto!
Pero eso es algo que nació contigo

Y mañana al despertar, saltar de la cama
Luchar tu mañana, mirar a la cara
Que no eres nada

Eres tonto!
Salir a la calle sin la tonteria
Sacando de dentro entera tu vida
Entera tu vida

Ehh!

Eres tonto!
Y mañana al despertar, saltar de la cama
Luchar tu mañana, mirar a la cara
Que no eres nada

Eres tonto!
Salir a la calle sin la tonteria
Sacando de dentro entera tu vida
Entera tu vida

15 Ocak 2009 Perşembe

Not Defteri'nden 1 mim

Buralara ilk yazmaya başladığım da bilmiyordum bu mim olaylarını. Birileri mimlendim diyor, bişiy, bişiyler yazıyor. Birileri yazdıkları yazıların altına bu mimi şuna, buna, ona pasladım diyor. Tabi sonra kavradım ne olduğunu. Herkes birbirine mimler paslarken hiç ses etmemiştim, kimselerin gözüne de görünmemiştim. Ama sevgili Nükhet Everi beni mimlemiş, ben de görür görmez hemen yazayım dedim.

Yaptığım 4 iş:

1- Reklam Yazarlığı: Hiç aklımda reklam ve onunla ilgili şeyler yokken, üniversiteden mezun olduktan sonra, yazma ve yaratıcılık yeteneğim sayesinde bir şekilde kendimi bu işi yaparken buldum. Oysa farklı bir geçmişim vardı. 5 sene boyunca bir o ajans, bir bu ajans derken biraz yoruldum. Ve buralara kaçtım.

2- Tiyatro: İşte bu benim asıl işim. Benim ben olduğum iş. Oynarım, yazarım yazdığım bir kaç oyun var zamanında sahnelediğim. Ama şu anda ne yapıyorsun derseniz, sadece izliyorum. Şu ara atölye dolaşıyorum, sevebileceğim, katılabileceğim bir yer bulabilmek için. Birine mutlaka katılıcam.

3- Yazmak: Basın bülteni yazmaktan nefret etsem de yazmayı seviyorum. Bazen saçma sapan hikayeler karalamaya bayılıyorum.

4- Drama Eğitmenliği: Birçok okulda çalıştım çocuklarla. Çok eğlenceli bir iş benim için. Şimdilerde pek birşey yapmıyorum bu konuda.


Defalarca izleyebileceğim 4 film:

1- Motosiklet günlükleri

2- Pan'ın labirenti

3- Geleceğe Dönüş

4- Kikis Delivery Service


Yaşadığım 4 yer:

Buenos Aires

İstanbul

İzlediğim 4 tv programı:

Ihhh bu çok zor. Ben pek TV izlemiyorum. Atlarsam olur mu. Atladım bile :)


Tatil için gittiğim 4 yer:


1- Fethiye

2- Altınoluk

3- Bodrum

4- İtalya

En sevdiğim 4 yemek:
Yemeği sevdiğim şeyler diyim ben buna.

1- Islak kek

2- Pasta (her çeşidini)

3- Nutella

4- Ceviz ve kuru üzüm ikilisi

Hemen şimdi olmak isteyeceğim 4 yer:

1- Taksim

2- Büyük ada

3- Venedik

4- Uyumak için yatağım :)

Bir yağmur damlası olsaydım düşmek isteyeceğim 4 yer:

Nükhet Everi çok güzel yazmış, ondan çalmak gibi olacak ama ben de bir okyanusa düşmek isterdim. :)


Ve sıra geldi paslamaya, ben de bu mimi hayatımın lezzetleri bloğu ile Sinem'e, Egemenli Hayat'a, eğer yazmak isterse sevgili Dilek Adaş'a, İçimden geldiği gibi'ye, ahymania'ya, Dreamland'a, Abraxas'a ve yine eğer yazmak isterse sevgili Kara Kalem'e paslıyorum.

Arjantin Tarihinin Mutfağı

Tiyatro: Teatro Andamio

Oyun: Del Aceite a La Cacerola ( Zeytinyağından Tencereye)

Yazar: Roberto Cortizo Petraglia

Oyuncular: Carlos Durañona, Roberto Cortizo Petraglia, Mariano Falcón

Yönetmen: Patricia Corsánego

Video: Julián Cortiza, Consultora Histórica







Kızgın tencereye damlatılan zeytinyağı ile ışıklarını açan oyun, İngiltere'nin Arjantin'i işgaliyle başlıyor. Yakın tarihe kadar devam eden oyunda, savaşlar, işgaller, entrikalar ve yemek yapma ihtiyacı hiç bitmiyor. İspanyollar, İngilizler derken, kendi bağımsızlıkları için mücadele veren Arjantin'in yalnız kaldığı dönemlerde Fransa ile ve bir çok ülke ile yaşadığı gerginlikler, iç savaşlar ve nihayet cumhuriyetle birlikte gelen entrikalarla dolu yeni bir dönem başlıyor.

Bir evin mutfağında geçen oyun, erkek oyuncuların oynadığı iki kadın ve bacağındaki ağrıyla sahneye atlayan bekçi ile toplam 3 kişi tarafından gerçekleştiriliyor. Dışarıda bir yerlerde bir şeyler oluyor; savaş oluyor, bomba sesleri geliyor, halk ayaklanıyor. Kendisi için yemek yapmak aklına gelmeyen kadın, askeri yönetimin olduğu dönemde askerlerin ya da dönemin adamı kimse onun karnını doyurmak için durmadan pişiriyor. Sağcı bir iktidar başa geliyor, onunla birlikte çalışan diğer kadın, diktatör kesiliyor ve hamurun sol tarafa yoğurulmasını yasaklıyor. Hep bir acıyla sahneye atlayan bekçinin ise karnı hep aç ve kadınlar ona yemekleri koklatmıyorlar bile. Zaten doğru düzgün yemek de pişiremiyorlar ki hep bir şeyler eksik. Tuz eksik, sebze eksik... Her zaman bir şeyler yok. İktidar ya da evin üst katındakiler kim olursa olsun, mutfakta ki bu manzara kendini tekrarlamaya devam ediyor.

Asla mutlu olamayan bu kadınlar aynı zamanda çok alaycı. Dışarıda olup bitenlere dışarıdan bir gözle bakabilen kadınlar, çok kısa zamanda peş peşe hükümet değiştiren Arjantin'in politik tarihine, seyirciyle birlikte hiç çekinmeden kendileri de tam olarak kıçlarıyla gülebiliyorlar.

Projeksiyondan verilen gerçek görüntülerle nefes alan oyun, aynı zamanda anlattıklarını belgelendiriyor. Kadınlar askeri yönetimden, savaşlardan, politikalardan, kültür istilasından (çin kültürü, fransa kültürü vb. farklı kültürlerin arjantin'i etkisi altına alması her fırsatta eleştiriliyor.) hep yorgun düşüyor.

Yemeklerin güzel kokularını tüterek izlediğim oyun, bugünkü Arjantin'i anlayabilmek için önemli ipuçları veriyor. Kadını oynayacam diye pek kasmayan, kıvırtmayan, sesini inceltmeyen oyuncuların sadece acılı yüzlerle kadın olabilmelerini ise ayrıca sevdim.

12 Ocak 2009 Pazartesi

Bir Arjantinli Kadar Zengin

Birinci dünya savaşı öncesi "Bir Arjantinli kadar zengin" diye bir deyim varmış. Avrupadan bile daha gözde olan, çok fazla iş olanağı sağlamasıyla ünlü Arjantin bir rüyalar ülkesiymiş. Savaş sonrası ise işler pek yolunda gitmemiş tabi.

İnişli çıkışlı ekonomik bunalımı kronikleşen Arjantin, 2001'deki krizin ardından yine kendini hızla toparlamaya başlıyor. Global krizin ülke ekonomisini etkiliyeceği yönünde endişeler süre dursun, buralarda işler öyle ya da böyle ilerliyor. Ama herkes için değil.

Yılbaşı gecesi havai fişekler, kutlamalar olurken, bazıları bir apartman kapısının dibinde uyumayı tercih ediyor; dün, bugün, yarın, geçmiş ve gelecek anlamsız onun için. Boşanmaların hızla arttığı Arjantin'de sahipsiz çocuklar suç oranlarının yüzdelik diliminde önemli bir yer teşkil ediyor. Etiyle ünlü Arjantin'in bazı evlerine et hiç girmiyor. Bu ekonomik krizden önce de böyleymiş, şimdi de böyle. Okuduğum haberlerde, krizden sonra ülkenin kendini hızla toparladığı, işsizliğin azaldığı söylense de sokaklar, metrolar, parklar pek aynı şeyleri söylemiyor.

Zengin, zengin olmayan ve hiçbir şey olamayanlar arasında çok keskin bir fark bulunuyor. Zengin olanları ve olmayanları şanslı kesim olarak nitelendiriyorum. Öyle ya da böyle bir evleri ve etli ya da etsiz yiyecek yemekleri, zengin ya da hizmetçisi yapacak işleri var. İstanbul'da gördüğümden çok daha fazla sayıda olan hiçbirşey olamayanlar için ise ne zaman, ne mekan ne de başka bir şey var. İnsanlar hızla gelip geçiyor yanlarından, görmeden ya da görmezden gelerek. Tüm dünya ülkelerinde olduğu gibi burada da hayat adil ve eşit değil özellikle bir Arjantinli gibi zengin olamayanlar için.

11 Ocak 2009 Pazar

Los Fabulosos Cadillacs'tan Padre Nuestro

video
Arjantin'in ünlü gruplarından Los Fabulosos Cadillacs'ın dillere dolanan, her yerde çalıp, söylenen bu şarkının daha önce ispanyolca sözlerini yazmış, Türkiye'de görülemeyeceği için youtube'dan klibini gösterememiştim. Öyleyse şarkının mp3'ünü koyayım dedim. Onu da anca resimle birleştirip video halinde başarabildim. Bir de sevgili Kara Kalem şarkının sözlerini çevirebilir misin demişti. Ker3m'in de yardımıyla bir şeyler yapmaya çalıştım. Çok özel sözler değil ama, her yerde karşıma çıkan bu şarkıyı sevdim ben. İşte sözlerinin türkçesi (biraz benim de yorumum var sözlerde):

Beni bitiriyorsun, beni acımasızca harcıyorsun
Umudumu kırıyorsun,
ve ben dizlerimin üzerine çöküyorum senin için

Beni yanıltıyorsun,
Gidiyorsun...
Ve beni yaralıyorsun, ah tanrım, kalbim...

Güneşin doğuşunu görmek istiyorum
Ama öteki taraftan görmek
Ama biri, yaşayıp yaşamadığımı bilmek için kalır burda
Bu yüzden güneşin doğuşunu görmek istiyorum
Ama öteki taraftan görmek...

Kaçak bir ruhum
Kırılmış bir gururum var
Hayatım fazlasıyla yorucu
Senin affını beklemekten
Dinlenebileceğim bir yer arıyorum
Çok alçaktan uçarak geliyorum
Hayatı yoluna koymaya geliyorum
Fazlasıyla beklemekten düşüyorum

Güzel cennet geri veriyor ruhumu
Sevgilim senden bir şans daha istiyorum
Gökyüzü düşürme beni, batırma
Sevgilim gerçeği bilmeden beni bırakma

Evimden kaçtım
Aşkımdan kaçtım
Ama kimse senin ellinden kaçamadı tanrı...


Şarkının orijinali için buraya tıklayabilirsiniz.

Ortaya Karışık






9 Ocak 2009 Cuma

Zenginlerin Tiyatrosu

Buenos Aires'in Corrientes caddesi boyunca yürüdükçe sağlı, sollu ya da bitişik, birbirinden rekli ve çekici tiyatrolar karşılıyor insanı. Kapıları sonuna kadar açık olan bu tiyatrolar, gel diyor herkese, birbirinden ihtişamlı sahnelerde, birbirinden güzel oyunlarım var.
Harold Pinter'dan Samuel Beckett'a senin için özenle hazırlanmış oyunlarım var. Yok bu oyunlar bana ağır diyorsan, üzülme canım bol danslı, renkli ve seksi oyunlarım da var. Yok canım o kadar değil izlerken biraz güleyim arada bir düşüneyim diyorsan stand up'larım da var. E süpermiş o zaman ben bilet alayım dediğinizde ise şu soruyla karşılaşıyorsunuz peki senin 200 pezon var mı?
- Yuhh 200 pezo mu?
- Tamam tamam kızma 150 pezoluk koltuklarım da var.
- Ne?
- Eh ama sen de, al sana 80 pezoluk koltuk daha aşağısı yok!

Bilet fiyatları diyalogları havada uçuşa dursun, biz ufaktan bu tiyatroları gezmeye başlayalım.

Broadway Tiyatrosu...
İsmiyle oldukça havalı görünen bu tiyatronun bu haftaki programı daha çok stand-up ve müzikal ağırlıklıydı. Ama benim gittiğim sırada içeride bir atöyle çalışması vardı. Atölye çalışmaları için kendilerine ayrıca uğrayabilirim.

Multiteatro
Multi milyarderlere ait olduğunu düşündüğüm bu tiyatro'nın bu haftaki menüsünde, Harold Pinter'ın yazdığı Yuvaya Dönüş adlı oyunu bulunuyordu.


Astral Tiyatro
Afişlerinden gördüğüm kadarıyla, çok eğlenceli olduklarını düşündüğüm müzikaller mevcut yine bu tiyatroda.

Metropolitan Tiyatrosu
Samimi bir kaçkafadar tarafından kurgulanmış gibi görünen Baraka adlı bir oyun ve müzikaller yine burada.

Presidente Alvear Tiyatrosu
Yılbaşı ve Navidad boyunca dini içerikli oyunların oynandığını gördüğüm bu tiyatroya pek yanaşmadım ama buraya da uğramak lazım belkim nabza göre şerbet veriyorlardır. Dini günlerde dini oyunlar, milli günlerde milli oyunlar.

Daha onlarca tiyatronun ve oyunun olduğu bu cadde gez gez bitmez. Aralarda küçük, fiyatlarıyla daha uygun, daha samimi ve daha halka yakın tiyatrolar da vardı. Aslında oldukça ünlü olan Tiyatro Kolonu görmeyi çok istemiştim ama bitmek tükenmek bilmeyen bir tamiratta kendileri.

Bunlar sadece tiyatro şirketlerinin görünen yüzleri. İlerleyen zamanlarda içlerine girip, büyük emeklerle hazırlanan oyunları gördükçe de sizlerle izlenimlerimi paylaşıcam. Gerçi bu oyunlar bana pahalıya patlayacak, belki de erkenden dönmek zorunda kalıcam. Bilemiyorum.

8 Ocak 2009 Perşembe

Buenos Aires Okumayı Seviyor


Her yerde kitapçıların ya da antikacı kitapçıların bulunduğu Buenos Aires bir kitap cenneti. Çünkü insanlar okumayı seviyor. Bazı kitapçıların içinde, oturup kitapları okuyabileceğin yerler bulunuyor ama yer bulmak imkansız. Her caddede, sokakta bu kadar çok kitapçı ve her parkta kitap okuyan bu kadar çok insan olunca, insan bir an önce İspanyolca sorununu halledip, bu kitap furyasına katılmak istiyor.

Sözlüğe bakmadan, ıkınmadan Pablo Neruda'yı İspanyolcasından okuyabilmeyi isterdim ama henüz zor oluyor. Jorge Luis Borges daha kolay okunuyor ama daha çok ilerletmem lazım İspanyolca'mı. Şu sıra İspanyolca çocuk klasiklerini okuyorum. Juan Antonio De La Iglesia, Joan Farias, Paco Climent, Juan Cervara rahatlıkla okuyabildiklerimden.

7 Ocak 2009 Çarşamba

Sıcaaak!

Kışın en sevdiğim şey, sabahları işe gitmeden önce yattığım sıcacık yatağım ve güzelim uykumdur. Kayak yapmak da güzeldir tabi ama onun dışında her şey soğuk ve ben soğukları hiç sevmem. Ama bu kadar sıcağına da dayanamıyorum. Kaç gündür havalar feci sıcak ve nemli. Geceleri uyunmuyor burda. Geçen motor yarışlarını izleyecem diye başıma güneş geçti. Sonra bir güzel ateşim çıktı. Ben sıcak, havalar sıcak, yandım bittim. Bugün de yine nefes alınmıyordu dışarıda. Ama sanki bu gece yağmur yağacak, bir kaç bulut gördüm, evet evet yağacak, yağmalı. Yoksa ben de o küçük Arjantinli'ler gibi şehrin ortasındaki havuzlara atlayıvericem.

5 Ocak 2009 Pazartesi

Recoleta


Buralara kadar gelmişken Buenos Aires'in mahallelerinden ayrıca bahsetmezsek olmaz. Yazmaya yaşadığım mahalleden başlıyayım dedim ve internette küçük bir araştırma yaptım.

Okuması sıkıcı gelebelir, banane Recoleta'nın mekoleta'nın tarihinden diyorsanız, atlayabilirsiniz. Yok atlamam ben inatla okurum diyorsanız İşte Recoleta'nın Tarihi:
Uzak ve ıssız yer anlamına gelen Recoleto'nun dişil hali olduğunu düşündüğüm Recoleta, 1716 yılında kuruluyor. Buenos Aires'in önemli ve güzel mahallelerinden Recoleta, ismini 1700'li yıllarda bir çiftlik üzerine kurulan, Recoletos Descalzos Manastırı'ndan alıyor. Bugün Pilar Kilisesi olarak yaşamaya devam eden bina ve çevresi, 12 Kasım 1732 tarihinden sonra manastırlılara özel bir yer olmaktan çıkıyor ve halka açılıyor. Bu tarihten itibaren Recoleta için değişim başlıyor. Hastaneler, kimsesizler için barınaklar, oteller, barlar, restoranlar derken Recoleta; Buenos Aieresin önemli yaşam alanlarından ve turistik bölgelerinden biri oluyor.
8 Temmuz 1822 tarihinde, dönemin bakanlarından Bernardino Rivadavia önderliğinde, dünyanın en ünlü mezarlıklarından biri olacak Recoleta Mezarlığı için ilk adım atılıyor ve mezarlığın yapımı aynı yılın Kasım ayında (17'sinde) tamamlanıyor.

Buralara gelmişken görülecek yerler;
- El Cementerio (Recoleta Mezarlığı)
- El Museo Nacional de Bellas Artes (Güzel Sanatlar Müzesi)
- Basilica del Pilar (Pilar Kilisesi)
- Centro Cultural Recoleta ( Recoleta'nın kültür merkezi) - Kültür merkezi olmadan önce, manastır olmaktan çıkar çıkmaz, sırayla hastane, dilenciler evi, yaşlılar evi de olmuş kendileri.

Benim için Recoleta...
Azıcık Mierda (bok anlamına geliyor) ve çokça huzur demek.
Buralara gelenlerin Nişantaşı benzetmesine katıldığım Recoleta'da (palermo için de aynısını diyolar gerçi) gerçekten gezilecek görülecek güzel yerler var. Ama gezip görürken Arjantinli köpeklerin özenle hazırlamış olduğu mayın tarlalarına dikkat etmek gerekiyor. Aksi halde terlikleriniz ve ayaklarınız bok içinde kalabilir. Onun haricinde kültür merkezi, sessiz sokakları (otobüs geçmeyen bir caddede oturuyorsanız tabi, buranın otobüsleri çok ses yapıyor,) alış veriş merkezleri, restoranları (biraz pahalı o yüzden pek uğramıyorum kendilerine), her yere olan yakınlığı ile seviyorum Recoleta'yı.