28 Şubat 2009 Cumartesi

Hayatımıza Yön Veren Şairler

Sevgili içimden geldiği gibi güzel bir konu ile mimlemiş beni. Hayatımıza yön veren şair ve dizeleri... Aslında çok fazla sevdiğim şair ve şiirler var. Kendimden ve her şeyden uzaklaşmak istediğimde hep o şairlerin dizelerine kaçarım. Yine böyle bir kaçış arayışında ve hazırlıklarında iken Jorge Luis Borges'in anlar şiiri beni yüreklendirmiş ve kendisinin yaşadığı bu güzel topraklara kadar getirmişti.

ANLAR  
Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya, 
İkincisinde, daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar,
Çok az şeyi
Ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı asla.
Daha çok riske girerdim.
Seyahat ederdim daha fazla.
Daha çok güneş doğuşu izler,
Daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim.
Görmediğim bir çok yere giderdim.
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem. Yaşam budur zaten.
Anlar, sadece anlar. Siz de anı yaşayın.
Hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan,
Gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım.
Eğer yeniden başlayabilseydim,
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,
Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer.
Ama işte 85'indeyim ve biliyorum...
ÖLÜYORUM...



ve eğer beğendilerse bu mim'i sevgili abraxas'a ve egemenli hayata devrediyorum.

Ödüller

Ve sıra geldi ödüllere. Öncelikli olarak baya bir geciktiği için özür dilerim.
Ben blog yazmaya başlamadan çok önce, buralarda güzel bir dünya oluşmuş, herkes gönlünden ve aklından geçeni yazar olmuştu zaten. İşte bu zamanlarda okuduğum ilk bloglardan Sinem Birinci ve ben yazmaya başladıktan sonra keşfettiğim, Abraxas ödüllerini benimle paylaşmış. Kendilerine buradan çook teşekkür ediyor ve kocaman sevgilerimi yolluyorum. Mim gereği ödülleri vermek için 7 bloğu seçmem gerekecek ama bakalım nasıl olacak :)
Bu ödül yazmaya gönül vermiş herkesindir, hepimizindir diyen İçimden Geldiği Gibi, benim de yine merakla okuduğum, acaba ne yazmış diye açıp baktığım değerli bloglardandır. Özenle seçilmiş kelimeriyle yarattığı dünyaları bizimle paylaşan Beenmaya'da severek okuduğum bir başka blogtur. Tatlı oğlu, okuduğu kitapları, izledikleriyle kendisini takip ettiğim egemenli hayat'a da buradan sevgilerimi yollarım. Her kelimesi ayrı bir duygu taşıyan Kara Kalem'de vazgeçilmezlerimdendir. Sevgili Ozii'yi de unutmamak lazım. Öğretmen ve aynı zamanda anne olan değerli Ozii'de mutlaka okuduklarımdan. Kendisini gerçek hayatta'da tanıdığım A.H.Y'nin, olduğu gibi yazdığı yazılarını da gülümseyerek okumaktayım. Gülümsemek dedim aklıma blog kaydı geldi. Her yazısından ayrı bir keyif aydığım blog kaydı'da severek okuduklarımdan. Şu ara fazla görünmese de sevgili Nükhet Everi'de çok değerlidir! Daha sık yazmasını dilediğim Dilek Adaş'da yazılarıyla apayrı bir yerde durmaktadır. Bu böyle bitmeyecek. Daha yazamadığım bir dolu isim var.
Kural gereği 7 kişi olması gerekiyordu ama 7'yi çoktan geçtik. Hem zaten yazdıklarımın çoğu ödüllerini çoktan vermiş. Çoğunuzun da dediği gibi, bu ödül yazmaya gönül vermiş herkesin, hepimizin.

Güneş'e Alkış


Montevideo'ya yakın bir kıyı olan Atlantida, dalgasız denizi, gece eğlenceleri ve şirin binalarıyla karşıladı bizi.
Güneşe ve denize doyduğumuz bir günün sonunda, biz de diğer insanlar gibi güneşin batışını izlemeye koyuluyoruz. Güneş ufuklarda kaybolmaya başlayınca tüm sahilde bir alkış kopmaya başladı. Kimi ıslıklarla, kimi çığlıklarla güneşe tezahurat yaparak onu uğurluyor ve bu muhteşem gün ve muhteşem ziyafet için teşekkür ediyordu. Uruguay'da gördüğümüz son güneşi biz de böyle kutluyarak, alkışlayarak uğurluyor ve Buenos Aires'in yolunu tutuyoruz.

26 Şubat 2009 Perşembe

Brezilya Sınırı Chuy, Reklam Harikası Chuy, Soydun Bizi Chuy


Te Punta Del Este'de başladı Chuy reklamları. Elbise mi alcaksın, hediyelik eşya mı alcaksın, Chuy! dediler. Punta Del Diablo'da harika kolyeler, bilezikler, şalvarlar görmüştüm. Güney Amerika'da şalvar moda, çeşit çeşit harika şalvarlar kızların erkeklerin üzerinden düşmüyor. Çok da hoş duruyor. E alayım bari diyorum. Arkadaşlarıma, ablalarıma hazır ucuzlarken. Yoook diyor bana Diablo'nun Hosteli'ndeki kadın. Burası pahalı Chuy'e git! En sonunda Chuy'e gitmek şart oluyor. Zaten çok da yakınız. Güneşin deli gibi gülümsediği, git kendini okyanus sularına bırak diye kanıma girmeye çalıştığı bir günün sabahı Brezilya sınırı Chuy'e gidiyoruz.
Sınırı geçmiyoruz ama kendimizi Brezilya'da hissediyoruz. Brezilya bankaları, brezilya parası, portekizce evet evet burası sanki Uruguay değil. Colonia ve Montevideo'da da benzer şeyler hisetmiştik. Sanki hala Arjantin'deydik. Arada kalmış bir garip yer Uruguay.
Ve Chuy... Hava alanlarında bir dolu free shop marketleri olur ya burası da öyle. Her yerde free shop marketleri! Her birini teker teker dolaşıyoruz. Parfümler, playstation'lar,... Bir free shop'ta ne bulunursa o var işte. O aradığım otantik kolyeler, terlikler, şalvarlar neredeler? Hani burada çok daha ucuz ve güzeldiler. İnat ediyorum tüm mağazaları dolaşıyorum. Taklit çantalar, ayakkabılar ama zaten tüm dünyada olan şeyler. Çok büyük hayal kırıklığı yaşıyorum. Sadece bir tane hediyelik eşya dükkanı buluyorum. Onda da pek bir şey olduğu söylenemez. 2 tane buzdolabı süsü alıp çıkıyorum.
Uruguay'ın Rio De La Plata Denizi üzerinde bulunan Atlantida'ya biletlerimizi alıyoruz ve bekliyoruz. Aynı otobüsle Chuy'e geldiğimiz ve sıklıkla marketlerde karşılaştığımız iki Uruguay'lı biri kız diğeri erkek ile sohbet ediyoruz. Diablo'da yaşıyorlarmış. Arada Brezilya'ya gidip alışveriş yapıyorlarmış. Kız aldığı kumaşlarla şalvar yapıyormuş. Kendi üstündekini de o yapmış zaten. Erkek olanı da Clown'muş, soytarı yani. Zaten buralarda elinizi kime atsanız ya soytarı ya da dansçı. Konu mimden'de açılınca. Çocuk gaza geliyor, oracıkta küçük bir gösteri yapıyor. Çok eğleniyorum. Sirkte çalışan bu heyecanlı genç Türkiye'de ki sirkler nasıl? diye soruyor bana. Ben de kem küm ediyor. Türkiye'de pek sirk yok aslında diyorum. Sirk, tiyatro, Brezilya, Arjantin, herbir şeyden konuşurken gitme vakti yaklaşıyor. Aynı otobüse ama birbirimizden baya bir uzağa oturuyoruz. Çantalarımızı üst tarafa koyup, omnibis denen otobüsün rahatsız koltuklarına yayılıyoruz.
Uzun bir otobüs yolculuğu başlıyor. İki genç Diablo'da iniyor. Ve biz bir 5 saat daha gidiyoruz. Yol boyunca ön koltuklarımıza çocuklu iki kadın oturuyor. Çocuklar yedikleri, yemedikleri her şeyi bana atıyor. Benimle oynuyor, annelerinden arada dayak yiyor ama bana bisküvi fırlatmaya devam ediyorlar. Aslında kötü niyetleri yok benim de onların bisküvisinden yememi istiyorlar. Çünkü ben onlara benimkinden ikram etmiştim. Sadece bisküviyi fırlatmadan vermeleri gerektiğini bilmiyorlar. Kadınlar da bir yerden sonra iniyor. Otobüs boşalıyor.
Bir ara arka koltuğumuza bir genç geliyor. Serseri kılıklı, sarışın bir çocuk. Kerem'den telefon istiyor. Mesaj atmak için. Kerem yok diyor! Kıllanıyoruz. Sonra biz sohbet edip, gülüp eğlenirken. Kerem bu çocuk ayaklanmış, ne diye bize bakıyor diye koltukları dikleştiriyor. Çocukla bir daha gözgöze gelmiyoruz. Ekmeğine yağ sürüyormuşuz meğer. Bu sırada arkadaş, çantalarımızdan birini eline alıyor. İlk olarak içine zar zor sıkıştıdığımız Kerem'in spor ayakkabılarını alıyor. Beğendiği tişörtlerini, benim fotoğraf makinesi olarak kullandığım aletin şarjını, kerem'in şarjını, şampuanımı, diablo'dan çok severek aldığım kolyeyi, bir adet sutyeni ve daha bir çok şeyi alıp, çantayı hafifletip yerine bırakıyor. Sonra da keyifle inip gidiyor otobüsten.
Kuş gibi çantalarımızla Atlantida'da dolaşırken dahi farketmiyoruz soyulduğumuzu. Fotoğraf çekicem ama şarjım yok. Şarjı arıyoruz bulamıyoruz. Sabah bakarız diyoruz. Sabah anlıyorum. Soyulmuşuz. Önce gülüyorum, sonra sinirleniyorum. Şarjları anladım, satıcan. Tişörtleri giyicen, şampuanı uzun saçların için kullanıcan. Ayakkabıları da giyicen. Peki ya sutyeni, onu napıcan? Be sapık! diye sinirleniyorum. Anlatida'yı çok sevdikçe, ama fotoğrafını çekemedikçe, hem hırsıza hem de reklam harikası Chuy'e, bana Chuy reklamı yapanlara kızıyorum. Ne diye gittim, güzelim güneşi orada harcadım diye hayıflanıyorum. Ama keyfimi bozmuyorum. Anlantida'nın çarşaf gibi suyuna kendimi bırakıyorum.

Hoşçakal Diablo

Ve hep böyle hoş kal! Belki birgün yeniden gelirim buralara... Neden olmasın!



25 Şubat 2009 Çarşamba

Büyük Plaj

Kum tepesinin arkasındaki kulübelerden biri benim olsun. Her gün bu plaja geleyim, yüzeyim, gezeyim, balık tutayım, yaşarım ben burda diye hayaller kuruyor insan. E yapmışlar da. Uruguaylılar, küçük kulübeleri, köpekleri ile tüm günlerini, belki de sadece yazlarını burada geçiyorlar. Şehirden uzak, mütevazi ve dingin bir hayat yaşıyorlar.
Punta Del Diablo'nun plajlarından en çok Büyük Plajı sevdim. Gerçekten diğerlerine nazaran çok büyük, okyanusu ve insan sayısı ile çok sakindi. Çünkü bu plaja ulaşan her hangi bir yol yok. Kum tepelerine tırmanıp bir on beş dakika yürüdükten sonra görüyorsunuz okyanusu. Plaja daha erken ulaşmanın bir yolu da okyanus kıyısını gördükten sonra atlayıp yürüyerek çıkmak karaya. Koy boyunca su hiç derin olmadığı için havlular, çantalar elde rahatça yürünebiliyor suyun içinde. Bu plajı gördükten sonra burada fazladan bir gün daha kalmaya karar veriyoruz. Punta Del Diablo'nun tadını çıkarıyoruz.

24 Şubat 2009 Salı

Mavi




Balıklı Dalgalar


Punta Del Diablo'nun küçük plajına girmeden yürümeye devam edince, dalgalı ve bol balıklı başka bir sahille karşılıyoruz. İnsanlara aldırmadan kıyılara kadar gelen balıklar, dalgalar ile birlikte karaya vuruyor ve yine başka bir dalgayla birlikte denize açılıyor.
Görsel olarak çok sevdiğim bu plajda malesef hiç durmuyorum. Çünkü bu plajın hemen arkasında çok fazla gidilmeyen bu yüzden pek kalabalık olmayan büyük plaja geçiyorum.

Bu arada kamera çok hareketli çünkü yürüyorum.

23 Şubat 2009 Pazartesi

Balık Ekmek Ve Yumurta


Empanada'ların daha bir yağlı, pizzaların daha bir büyük olduğu Uruguay'da herbir şeyin üstüne yumurta kırma geleneği var.
Kaldığımız hostelin arkasında mor ışıklı ve restoranımsı bir yer vardı. Birgün orda hamburger yemiştim ve hamburgerin üstüne bir de yumurta kırıldığını farkedip şaşırmıştım.
Küçük plaj'dan sonra acıkınca balık ekmek yapan şirin bir tekneye gidiyoruz. Teknenin iç tarafında çalışan genç Uruguaylı'lar balık ekmek siparişinden hemen sonra soruyor; içinde nohut, mısır, ketçap, mayonez olsun mu diye. Ama kırılmış yumurta olsun mu diye sormuyor. Çünkü ekmek arası balığın üstüne yumurta koymak çok olağan ve sıradan bir şey onlar için. Bana çok garip geldi. Belki de ben ilk defa görüyor ve yiyorum, bilemiyorum ama tadı muhteşemdi!

Güneş, Kum ve Dalga



Uruguay'ın Punta Del Diablo'sunda gezmeye; güneş, kum ve okyanustan dalga sesi toplamaya devam ediyoruz.

Sahile varmadan hemen önce karşımıza büyükçe bir kum tepesi çıkıyor. Arkadan deniz görülmese ya da dalgaların sesi duyulmasa, insan kendini pekala bir çölün ortasında sanabilir. Kum tepeciklerinin hemen ardında La Viuda plajı bulunuyor. Bu plajı gereğinden fazla dalgalı ve hırçın bulduğum için hemen bir yanındaki küçük plaja geçiyorum.

Denizi çok daha yumuşak ve yüzülebilir küçük plaja gelince, hımm diyorum, bu balıkçılar işini gerçekten biliyor. Kumların üstünde sere serpe yayılmış balıkçı tekneleri güneşin ve dinlenmenin keyfine varırken, teknelerin kıyısından, köşesinden yer bulabilen insanlar da bu güzel ziyafetten nasiplenmeye çalışıyor.

Tekneler ve insanların iç içe bulunduğu bu küçük plajı çok seviyorum. Uzunca bir zamanımı orada geçiyorum. Video'da aynı plajın denizinde eğlenen çocuklar ve biraz da plaj var.

(Az önce, Uruguay'da gezerken nereye gitsem şimdi diye bakıp durduğum haritaya yeniden baktım ve küçük bir hata yaptığımı fark ettim. Punta Del Diablo için Diablos deyip duruyormuşum. Oysa kendisi tam olarak Diablo yani şeytan'mış. Bir 's' harfini fazla kullanıyormuşum. Punta Del Diablo tam olarak Şeytanın Noktası oldu böylece.)

22 Şubat 2009 Pazar

Denize Doğru Giderken

Punta Del Diablo'nun sahiline doğru giderken yol üstünde gördüğüm küçük kulübeler...
Bu arada en altın solundaki fotoğrafta bizim kaldığımız hostel var.




21 Şubat 2009 Cumartesi

Punta Del Diablo

İyi olmak, işi kurallarına göre oynamak, söylenilen neyse onu yapmak, hep olması gerekene "iyiye" teşfik etmek yani melek olmak ve meleği oynamak bana hep çok basit geliyor. Oysa zor olan; var olan kurallara karşı gelmek, doğru zannedilen şeye inatla fitne sokup akıl çelmek, kötü olmak yani 'şeytan' olmak! Bu yüzden şeytan benim için hep daha asil ve cesur olmuştur. Şimdi bunu niçin mi söylüyorum.? Tam olarak Punta Del Diablo'dan dolayı söylüyorum. Diablo ispanyolca şeytan anlamına geliyor, diablos da şeytanlar, cehennem ya da kahretsin gibi manalarda kullanılıyor. Sırf isminden dolayı Punta Del Diablo'nun nasıl bir yer olduğunu sormuş, soruşturmuş ve otobüse atlayıp te oralara kadar gitmiştim. Ve evet iyiki de gitmişim.
Küçük bir balıkçı kasabası olan Punta Del Diablo'nun ismi, belki okyanusun hırçın dalgalarına karşı gelen balıkçıların 'bire deyyuslar bi rahat durun da balık tutayım' isyanından, belki de geceleri aniden bastıran soğuk ve rüzgardan geliyordur. Bilemiyorum.
Punta Del Este'den yola çıktıktan tam üç buçuk saat sonra Diablo'ya vardığımızda hava kararmak üzereydi. Deli gibi bir rüzgar ve çiseleyen bir yağmur vardı. Kalacağımız Hostel sahilden epeyce uzak, daha bir tepe taraftaydı. Dağınık ve başına buyruk yerleşmiş küçük küçük kulübeler arasında rüzgara karşı yürüyerek, 2 kez de yanlış yola girerek, sonunda gençlik hostelini bulmuştuk.

Resimdeki foto daha sonraki günlerden sahile yakın bir mevkiden. O güzelim evlerin önündeki jip hiç olmamış. Sevmedim.

Gölgelerimizin Gücü Adına

Punta Del Diablo'ya geçmeden önce Este'nin kumlarında oynadığımız gölge oyunlarını koyayım dedim. Ker3m pek bir eğlenceli görünüyor.
Zavallı küçük böcükte şiddetli kum rüzgarında hareketsiz kalmış :(


20 Şubat 2009 Cuma

Punta Del Este'den, Sondan Bir Önceki Kareler






Bulutlar Gelir Biz Gideriz



Fiyatların oldukça pahalı, fazlaca insan kalabalığının olduğu Bodrum tadında bir yer olduğunu tahmin ettiğim, Punta Del Este'de kalmamaya karar verdim. Zaten biz güneşlenmeye başladıktan 20 dakika sonra yağmur bulutları yeniden çıkageldi. Turizm ofisindeki kadın daha çok Punta Del Este ve onun yakın civarı yerlerin güzelliğinden bahsetmişti. Okyanus tarafındaki sahilleri sorduğumda, sahilleri güzel ama otel bulmak zor demişti. Harita üzerinde Atlantik Okyanus'u tarafında Punta Del Diablo adında bir yer ilgimi çekmişti. Sadece Diablo kelimesi sebebiyle nasıl bir yer olduğunu merak ettim. Oda arkadaşımız Damiel ki kendisi video'nun son saniyelerinde görülüveriyor, Punta Del Diablo'yu sorar sormaz bize harika bir tepki veriyor ve evet mutlaka gidin diyor. O da Punta Del Este'ye gelmeden önce Diablo'daymış. Hostel'e dönünce bizim için yaklaşık 10 tane kalabileceğimiz kulübe adresi ve telefonu veriyor. Biz de ufaktan hazırlanıyoruz. Son bir kez de gideceğim yerde açıkta kalmayayım diye Gençlik Hostel'in de çalışan Uruguaylı kıza soruyorum. Kız bana Diablo'nun buralardan da güzel olduğunu söylüyor. Ve oracıkta kendi hostelinin yarı fiyatına bize hostel dahi ayarlayıp, Okyanus kıyısındaki görmemiz gereken yerlerden bahsediyor. Brezilya sınırında bulunan Chuy'nin bir alış veriş merkezi olduğunu, dilediğim her şeyi gidip çok ucuz fiyata satın alabileceğimi söylüyor. Onun dışında Cabo Colonio deniz feneri, sessizliği ve doğasıyla harika bir yermiş. Tüm bunları duyduktan sonra hazır hava da bozmuşken yeniden yola çıkıyoruz.

Video'da Punta Del Este'den bir bina ve güneşimizi kaçıran bulutlar haricinde pek bir şey yok.

19 Şubat 2009 Perşembe

Gargantua'nın Eli mi Kaçmış Buraya?

Punta Del Este'nin okyanusa bakan sahilinde, kumların üzerine inşa edilmiş koskocaman bir el duruyor. Sanki dev bir insanı bu kumların altına gömmüşler de zavallı son nefesini vermeden önce, anca elini çıkarabilmiş. Bu dev el bana Rabelais'in devi Gargantua'yı anımsattı.