31 Mart 2009 Salı

Murga

Daha önceki yazılarımda, parkta provası yapılan bir dansın videosunu koymuştum. Ve birçok kişi o dansı Kolbastı'ya benzetmişti ki gerçekten benziyor. Daha sonrasında birçok kez yine o aynı parta bu gençlerin makyajlı, kostümlü, davullu ve hafif tiyatral provalarına eşlik ettim. Sorasında 10000 Arjantinlilerin barış, eşitlik ve adalet için bir araya geldiği 24 Mart'ta karşılaştım kendileriyle. O güne kadar devamlı hareket halinde oldukları için provalarını ya da gösterilerini kesip, kardeşim napıyosunuz siz? Ne için tüm bunlar diye soramamıştım. Ve Buenos Aireste'ki süper kanramanım Canan burda yine devreye giriyor.
- Arzu sen neden Murga yapmıyorsun?
- Murga mı? Bunun adı Murga mıymış? Sokak tiyatrosu gibi bişiy galiba derken. Canan'dan Pablo'ya, Pablo'dan Julian'a postalanıp kendimi önce bir sokak tiyatrosunun hazırlıklarında ve sonrasında rengarenk Murga dünyasında buluyorum.

İnternetten köklerinin İspanya'dan geldiğini ve bugün kenidini Uruguay'da fazlasıyla yaşattığını ( ah nasılda bir murga izlemeden döndüm Uruguay'dan) öğrendiğim bu gösteri, Mim öğretmenim Alberto'nun dediğine göre bugün sokak tiyatrosu olarak kendini var ediyor. Olur mu ama sadece dans ediyorlar başka da bir şey yapmıyorlar ki? Diyecek oldum ki, dedim de Alberto bana hayır dedi. Tam olarak bir murga izlediğinde görürsün dedi. Sadece dans etmiyorlar bir dolu mesajı ve hikayesi olan şarkılar da söylüyorlar. Hımm dedim ve hemen ertesi gün Murga'da çalışan Julian ile haberleşip kendimi Solis 1286'da buldum.

Bugüne kadar burada katıldığım tüm atölyeler küçük, büyük bir sahne ya da oda içerisindeydi. Yani bir binanın içerisindeydi. Bu binaların içerisinde insanlar bir araya geliyor, önce doğaçlamalar yapıyor, sorasında oyunculuk, tembellik, arjantin sorunları üzerine saatlerce konuşulup dünya kurtarılıyor ve genel provalara geçiliyordu. Hepsi değil ama çoğu böyle. Güzel de seviyorum ben tiyatroyu. Neyse Solis 1286; tüm bu tiyatrolara inat, yıkık bir bina. Çatısı yok. Yapmayacaklar da. Kapısı halka sonuna kadar açık. Zaten içeri girdiğim de gençler mahallenin çocuklarıyla resim yapıyor ve yıkık binanın duvarlarını boyuyorlardı. Her saat başı binanın içerisi doldu. Mahalleli evlerinden yaptıkları empanadaları, pastaları getiriyor. Önce bu yiyeceklerle tüm çocukların karnı ve gözü doyuruluyor. Sonrasında Murga için hazırlanan yiyecekler, ekibin satıp para kazanması için Murgalara teslim ediliyordu. Bir arada güzel şeyleri paylaşmayı seven tüm insanlar bu yıkık binayı iyice doldurduktan sonra projeksiyondan Arjantin maçı izleniyor. Futbol aşığı bu insanlar maçın olduğu saatte murga yaparlarsa içleri rahat etmeyecek. Bu yüzden Arjantin takımıyla hop oturup hop kalkılıyor, galibiyetle biten maçın ardından ne güzel yendik gülcüklerinin dışında pek bişiy yapılmadan gösterilere geçiliyor.

Latin Amerika'nın Köy Karnavalı başlığı ile tüm Arjantin'lileri, ekmek, iş, özgürlük, eşitlik, eğitim, adalet, eğlence... için Murga'ya davet eden "Los Verdes de Monserrat" yeşil gruptan önce Parque Patricios mahallesinin kırmızılar grubu ve ismini hatırlayamadığım başka bir mahallenin mor renkliler grubu gösterilerini yapıyor. 4 yaşındaki çocuktan 60 yaşındaki teyzeme herkesin gümbürdeyen bavul ve düdüğün sesiyle aynı ritimde dans ettiği gösteriye, duvarların hemen üstünde şarkılarını söyleyen koralar eşlik ediyor. Bu arada her grubun gösterisinden hemen önce, daha iyi bir eğitim, eşitlik ve kapitalizme karşı kendilerine ait metinleri ve videoları gösteriliyor ve hemen artından bunu destekleyen gösterileri başlıyor.

Tüm mahalleli ellerinde davulları, düdükleri çılgınlar gibi aynı ritimde dans ediyor. Kendini tutamayan bazı seyirciler de murgacılara katılıyor ve şarkılarla dertlerini, aşklarını anlatıp, eğleniyorlar. Bu inanılmaz gösteri gece yarısına kadar sürüyor.

Ayelen'i de davet ettiğim gösteriye Parque Patricia'da doğup büyümüş annesi de geldi. Ve kendi mahallesinin gösterisini görünce sevinçten çılgına dönen bu neşe dolu anne, bazen kendini tutamayıp göstericilerle birlikte dans etti. Göstericilerin mesajlarını izlerken arada bir kızına ve bana dönüp mahallelerinde ne gibi sorunlarının olduğunu, bu şehri bir şirket gibi kullandıklarını, insanların uyanmaması için nasıl eğitimsiz bırakıldığını ve tüm bunlara karşı bir araya gelen bu küçük lokalleri çok sevdiğini söyleyip, her defasında mutlu oldu. Kendi iradeleriyle bir araya gelip hem eğlenen hem de sorunlarını gidermeye çalışan Arjantinlilerle birlikte çok mutlu oldum. Ve Pablo'nun vasıtasıyla tanıştığım murgacıların daveti üzerine Murga yapmaya karar verdim.

Daha fazla fotoğraf koymayı isterdim ama pek çekmemişim. Bi dahakine çekip koyacam.

29 Mart 2009 Pazar

Arjantin- Buenos Aires

Yemyeşil parkların, güzel ve büyükçe ağaçların ve sevgililerin ülkesi. Sokakta, parkta, metro'da canları nerde isterse orda öpüşen sevgililerin çıkçıklanmadığı bir ülke. Sabaha kadar eğlencenin hiç bitmediği, 7'den 70'e herkesin dans ettiği, eğlenmeyi ve gülmeyi sevenlerin ülkesi. İnsanlar eğlencelerinden evlerine rahatça gidebilsin diye 24 saat her yere otobüsün olduğu bir ülke. İstedikleri kadar güvenlik eksiklerinden bahsetsinler sabahın 5'inde yalnız başıma eve dönerken korkmadığım, aksine sokağın sessizliğini dinleyerek huzur bulduğum ülke. Ve daha aklıma gelmeyen bir dolu güzellik. 2 ay sonra bırakıp dönmesi çoook zor olucak.

Tigre, Nehir ve Huzur





Tigre

Buenos Aires'in ilçelerinden biri olan Tigre'ye nihayet bugün gidebildik. Retiro Tren İstasyonu'ndan sadece 1 saat sonra son durak Tigre'ye varmak mümkün.
İstanbul'da Halkalı - Sirkeci hattını çokça kullandığımdan uzun yolculuklara alışığım. Trenin sesi, kalabalık, çabucak geçip giden küçük şirin evler... tüm bu görüntüler ve sesler çok tanıdıktı.
Sakince akıp giden nehire, küçük evler ve uzunca ağaçlar eşlik ediyordu. Güneşin nefes aldırmadığı bu pazar gününde ağaçların altında yattık, yayıldık, uyuduk, akıp giden nehri izledik ve mutlu olduk. Akşam üstü nehrin üzerine düşen ışıkları karanlık iyice çökene kadar izledik. Bu güzel görüntüyü hiç unutmayalım diye hafızamıza iyice kazıdık. Empanada fabrikasından 18 tane empanada aldık ve yiyip, içme işini fazlasıyla abarttık. İçimizi nehrin ve Tigrenin huzuruyla doldurup Buenos Aires'e geri geldik.
Bilgisayarın karşısına geçtik. Yine mi? Yine mi? Ahhh ahhh yeterince soyulmadık, yeterince kazık yemedik, yeterince kandırılmadık, tüm sülalelerini ev sahibi, trilyoner edemedik mi? Yeterince gerilemedik mi? Durmak yok mu düşmeye devam mı? Bu düşüşün dibi yok mu? Ah İstanbul, Ah Ankara ettin günümün içine. Teşekkürler Türkiye.

25 Mart 2009 Çarşamba

Todavia Cantamos



Gösteri boyunca dinlediğim, Mercedes Sosa'nın bu şarkısını çok sevdim. Ve sözlerini paylaşmak istedim. ''Hala şarkı söylüyoruz, hala diliyoruz, hala düşlüyoruz, hala umut ediyoruz..."
TODAVIA CANTAMOS
Todavía cantamos, todavia pedimos,
todavía soñamos, todavía esperamos.
A pesar de los golpes que asestó en nuestras vidas
el ingenio del odio, desterrando al olvido
a nuestros seres queridos.

Todavía cantamos, todavia pedimos,
Todavía soñamos, todavía esperamos.
Que nos digan a donde han escondido las flores
que aromaron las calles persiguiendo un destino.
Donde, donde se han ido.

Todavía cantamos, todavia pedimos,
Todavía soñamos, todavía esperamos.
Que nos den la esperanza de saber que es posible
que el jardin se ilumine con las risas y el canto
de los que amamos tanto.

Todavía cantamos, todavia pedimos,
Todavía soñamos, todavía esperamos.
Por un dia distinto sin apremios ni ayunos
sin temor y sin llanto y por que vuelvan al nido
nuestros seres queridos.

Todavía cantamos, todavia pedimos,
Todavía soñamos, todavía... esperamos.

Annelerin Geçit Törenin'den

video
Buenos Aires'in Mayo meydanında 24 Mart'ta yapılan eylemde, hayatını kaybedenlerin fotoğraf ve isimlerinin bulunduğu uzunca bir afiş, konuşma alanına kadar yaşlı anneler ve yakınları tarafından taşındı. Video'da sonu hiç gelmeyecek gibi görünen bu uzunca afiş taşınırken yakaladığım görüntüler var.

Küçüklerin Eylemi

video
Minicik bebeklerin, çocukların, yaşlıların, gençlerin Buenos Aires Plaza de Mayo'da bir araya geldiği 24 Mart günü, herkes kendini dilediği gibi ifade ediyordu. Dans göseterilerinin, davul seslerinin ve sloganların hiç bitmediği eylem bir karnaval gibiydi.

24 Mart 2009'dan











24 Mart 1976

video
Bu Bir Eylem
Adaletsizliğe, haksızlığa, katliama, darbelere karşı bir eylem.
Bundan 33 yıl önce Arjantin'de gerçekleşen askeri darbe ile tam 30.000 kişi tutuklanıp katlediliyor. Solcu olduğu için kamplara kaçırılan, aylarca işkence görenler, hamile olduğu halde yine işkence görüp, çocuğu doğduktan sonra öldürülenler, 30 yıl sonra annesi sandığı kişinin teyzesi olduğunu öğrenenler (bunlardan birini tanıyorum), sırf felsefe'de okudukları için bunlar kesin sosyalisttir saçmalığı ile katledilen üniversite öğrencileri, sanatçılar ve niceleri için binlerce insan bir aradaydı. Okulların ve işlerin insanların eyleme katılabilmesi adına tatil olduğu 24 Mart'ta, biz de Canan'la birlikte ordaydık. Yüzlerce kurum, dernek kendilerine özel pankartları, renkleri ve gösterileri ile Mayo Meydanında toplanmıştı. Çocuklarını kaybeden yaşlı anneler gösteri alanına getirilirken, onlar için özel bir dans gösterisi yapıldı. Video'da bu güzel dansın Canan tarafından son anda çekilmiş görüntülerini görmektesiniz.

24 Mart 2009 Salı

Dünya Yemeklerinden Günler

Bir gün Alman yemekleri için Tina'ya, bir gün türk yemekleri için bana, bir gün de Brezilya yemekleri için Ana'ya ya da diğerlerine gidip dünya mutfakları günleri yapıyoruz. Yemek bahane, gülüp eğlenmek şahane.  Brezilyalı Ana'nın, Ömer Faruk'un ve 5'te gelicem deyip, sonra 6'da diyen, yine aradığımda 8 deyip nihayet 9'da gelen Arjantin'li Ayelen ve Luce'nin katkılarıyla çok güzel bir gece oldu. Ayelen ve Luce'nin folklorik samba ve chacarera dansları çok eğlenceliydi. Gece'nin sonunda ney üfleyen Ömer Faruk'un müziği için ne desem az. Gerçekten çok güzeldi. Videolarını da bir sonraki yazımda koyucam. 

Türk yemekleri partisinden fotoğraflar görmektesiniz. 

22 Mart 2009 Pazar

La Peña

video
Halk oyunlarının ve müziklerinin çaldığı bir başka Peña gecesinden küçük bir müzik kesiti. Chacarera, Samba danslarını izlediğim ve dans ettiğim Peña'da yine çok eğlendim. Çoğunlukla orta yaşlıların olduğu gecenin sonunda, 12 ve 7 yaşlarında iki erkek çocuğunun zapetera adlı dans gösterileri oldu. O kadar güzel dans ettiler ki onları izlerken kameraya almayı unuttum. Haftaya yine gelirim dedim ama her zaman çıkmıyorlarmış. Umarım yeniden denk gelirim.

20 Mart 2009 Cuma

Daha Fazla Delirmek İstemiyorum



Arjantin'de gençler ne dinliyor? Arjantinliler tango dışında nasıl müzikler yapıyor ve zaten herkesin dinlediği dünya müziklerinin dışında bu topraklardan kimleri dinliyorlar? Fırsat buldukça, konusu açıldıkça herkese soruyorum bu soruları. İsimler alıp müzikleri indirip, ya da you tube'dan açıp dinliyorum.
Televizyonda bir dolu klip dönüyor tabi. Aynı bizdeki gibi. Her gün yeni bir grup çıkıyor. Benim bile bir duyuşta ezberleyip dilime dolaşan şarkılar yapıyor ve satıyorlar. Ama benim aradıklarım bunlar değil.
Müzikle oldukça yakından ilgili bir arkadaşım en sonunda bana oturmuş bir liste hazırlamış. Arjantin'in en eski gruplarından bugüne, güzel müzik yapan ve tüm Arjantin'i etkileyen isimleri, grupları türlerine ve tarihine göre kategorileyerek bana meil atmış. Ben de bu meili sizlerle paylaşayım dedim.
Charly Garcia ve 70'lerle başlıyoruz. La Máquina de Hacer Pájaros'la ilk müzik grubunu kuran Garcia, sonrasında bu gruptan ayrılarak kendi başına müzik yapmaya karar veriyor. Gençler ve halk tarafından fazlaca seviliyor. Ve ardından gelecek bir çok kişiye iham oluyor. Youtube'den ''yo no quiero volver tan loco (daha fazla delirmek istemiyorum, diye çevirdim)'' şarkısını linkledim. Umarım açıp izleyebilir ve beğenirsiniz.

Eğer videoyu izleyemiyorsanız sevgili Mesut Demir'in bu yazısına biraz zaman ayırarak yasaklardan kurtulabilirsiniz.

18 Mart 2009 Çarşamba

San Mantin'de Grotowski Atölyesi

Buenos Aires'in San Martin Kültür Merkezinde bayadır Grotowski atölyelerine katılıyorum. Daha doğrusu katılmaya çalışıyorum. Katılım konusunda sıkıntılarım var çünkü.
Yoksul Tiyatro'nun kurucusu Jerzy Grotowski'nin izinden gidildiğini umduğum bu atölyede ne yaptığıma ne ettiğime geçmeden önce Grotowski ve Yoksul Tiyatro hakkında bilgi almak isteyenler yukarıdaki linke bakabilirler.

Pazartesi günleri akşam 6'da, camları sıkıca kapalı, siyah perdeleri çekili karanlık bir odaya doluşuyoruz. 2 dakika dahi olsa geç kalan öğrenciye tahammülü olmayan Cristina Armada ile yoga yapmaya başlıyoruz.
Küçük bir beden egzersizi ardından, uzunca bir nefes çalışmasına geçiyoruz. Ayaklar bağdaş kurulmuş yerde otururken, burnumuzun sağ deliğinden nefes alıyor sol deliğinden nefesi veriyoruz. Sonra bunun tam tersini ve başka hareketlerle kombine edilmiş halini yapıyoruz. Daha sonra çakralara geçiyoruz.
Bedenimizin tüm çakralarını açmak için her çakranın kendine ait sesini, aynı anda tüm sınıf haykırıyoruz. Çalışmanın bu kısmı hoşuma gidiyor. Çünkü arada bir susup insanların sesini dinliyorum ve çıkan sesleri, kedi, köpek ya da bilmediğim bir dilde yapılan ayin sesine benzetip eğleniyorum. Her çakra kendi sesiyle söylenip açıldıktan ve iyice nefes alınıp verildikten sonra, bedeni zorlayan bir dolu alıştırmanın ardından hiç ara vermeden doğaçlamalara geçiyoruz.
Karanlık odada yürürken, tüm çakraların verdiği sesleri söyleyip, beynimizde yarattığı imgeyi düşümemiz, oynamamız, o ses ile içimizden ne geliyorsa onu yapmamız isteniyor. İşte ben hep burda kopuyorum. Çünkü o anda gördüğüm insanlar beni korkutuyor. Bir anda olayın içinden çıkıp seyirci oluyorum. Sinir krizi geçiren insanlar, zombi gibi garip gurup hareketler, çığlıklar, birbirini iteklemeler, bağırıp azarlamalar... Tüm bunlar olurken ben vaaa ne işim var benim burda, gitmek istiyorum diyorum ama tam o sırada DUR deniliyor. Armada elindeki küçük ışığı açıp iki oyuncunun arasına tutuyor ve soruyor.
- Ne oluyor burda?
Çoğu oyuncu cümle kurmaktan çok çakranın sesiyle oluşturduğu garip bir sesle konuşmayı tercih ediyor ya da sinir krizi geçirmeyi. Deli gibi bağrınıp dövünüp, kendini yerlere atıyor. Karşısındaki onun daha çok üstüne gidecek gibi oluyor ama Armada araya giriyor. Oyunculara replikler vererek onları yönlendiriyor. Ve ben bu kısmını sevmiyorum. Canım ne istiyorsa onu söylemek istiyorum.
Bazen öyle diyologlar oluşuyor ki oyuncu kendinden geçiyor ve karşısındakini gerçekten dövecek oluyor ki çoğu zaman dövüyor, Armada araya zor giriyor.
- Hey tamam daha yavaş, dövdüğünü hissettir, vurduğunu hissettir, vurma diye atılıyor hemen.
Odadaki herkesin ikişerli üçerli doğaçlamaları yaptırılarak donup kalan oyuncular birbir çözülüyor.
Benim en son yaptığım doğaçlamada, yine abuk subuk sinir krizi geçiren bir oyuncuyu Armada'nın yoğun yönlendirmesi ile kesip, biçip, doğruyoruz.
Önce kızın derdini anlamaya çalışıyoruz. Ama anlayamıyoruz.
- Geçmişe gidin diyor Armada,
Gidiyoruz. Meğer biz bir müzik grubuymuşuz da bu kız çok kötü şarkı söylediği için bir yarışmayı kaybetmişiz de gibi bir hikaye oluşturuyoruz. Bugüne geldiğimizde kızı azarladığımız için böyle sinir krizi geçirmiş, kafayı yemiş olduğunu görüyoruz. Ben burda doğaçlamanın bitmesini istiyorum ve köşeye çekiliyorum. Ama hızını alamayıp kızı dövmeye çalışanları görünce onları durdurmak için yeniden oyuna giriyorum. - Oldu, bitti o da kafayı yedi zaten gidelim, istiyorum.
Ama Armada ısrar ediyor. - Öldürün onu.
Ben burada yine kopuyorum. Öldürmek istemiyorum. Yapmayın, etmeyin diyorum ama dinleyen yok. Armada üzerimize tuttuğu ışıkla, ısrarlı - Öldürün Onu!
Diğer iki oyuncunun kızın kollarını, bacaklarını kesmeye çalışırken görünce sinirlerim iyice bozuluyor ve gülüyorum. Armada doğaçlamayı bitiriyor. Daha böyle bir dolu vahşi, garip, ürpertici doğaçlamalar yapıyoruz.
Her atölyeden sonra kendimi çok rahatsız ve huzursuz hissediyorum. Oyuncunun içinde olanı estetik bir dille dışarı çıkartmanın hedeflendiği Grotowski Tiyatrosu çalışmalarında hep böyle karanlık tasvirler mi ortaya çıkıyor bilmiyorum. Belki bir yerlerde bir eksiklik bir yanlışlık var ya da tüm hata bende. Aslında konsantre ve kendimi bırakamama gibi sorunlarım var. Belki tamamen olayın içinde olsam kendimi daha iyi hissedebilirim.
Son günlerde acaba bıraksam mı Grotowski Atölyesini diye düşünüyorum. Bilmiyorum. Kararsızım.

17 Mart 2009 Salı

13 Mart 2009 Cuma

Chocolina ve Dulce De Leche


Chocolina Arjantin'lilerin yaptığı bir tatlı. İki gün önce Canan yapmış ve ben izlemiştim. Ama bugün, yakın zamanda ülkesine geri dönecek olan Tina için evde küçük bir yemek toplantısı yaptık ve tatlı için Canan'dan öğrendiğim Chocolina'yı yaptım. Gayet de güzel oldu.

Malzemeler
& Dulce de Leche, Türkiye'de yok, O yüzden onunda tarifini vericem.
& Labne peynir, ne kadar tuzsuz olursa o kadar iyi.
& 1 litre süt, puding yapmak için
& Puding
& Bir paket kakaolu bisküvi
& Kahve suyu (Süzülmüş kahve ile suyu karıştırınca oluyor :)

- Süt ile puding yapılıyor. Ayrı bir yerde bekliyor.
- Orta ölçekli bir borcama bisküviler diziliyor. Bisküvilerin üzerine kahve suyu serpiştiriliyor.
- Ayrı bir kapta krem peynir ile dulce de leche iyice karıştırılıyor.
- Dulce de Leche ve Krem Peynir'den oluşan karışımın yarısı bisküvilerin üzerine yayılıyor.
- Yeniden bisküviler diziliyor ve üzerlerine kahveli su dökülüyor.
- Bisküvilerin üzerine yeniden karışım ekleniyor.
- Bekleyen puding en üstte dökülüyor. Ve puding soğuduktan sonra dolaba koyulup bekletiliyor.
- Soğuk bir şekilde servis yapılıyor.

Dulce De Leche - süt tatlısı



Dulce de leche'li dondurmaya bayılıyorum. Aslında Dulce de Lecheli her şey harika oluyor. Buralarda hazırı bulunuyor. Yapımı ise biraz zahmetli.

Malzemeler
& 1 litre süt
& 300 gram şeker
& 2 çay kaşığı karbonat
& sabır '1 ya da 2 saat'
Ateşin üzerine konulan sütün içerisine şeker ekleniyor ve büyük bir sabırla 1 saat boyunca karıştırılıyor. Yaklaşık bir saat sonra süt yoğun kıvamını alınca ocaktan alınıyor ve üzerine karbonat eklenip yeniden karıştırılıyor. Karbonatla birlikte karışım sarıya çalan koyu bir renk alıyor. Eğer karışım çok yoğun olduysa üzerine azıcık su eklenebilirmiş. Sonrasında tatlı için malzeme olarak ya da soğutup dondurma olarak yenilebiliyor.

11 Mart 2009 Çarşamba

İlk Belediye Otobüsü



Güney Amerika'da Colectivo olarak adlandırılan belediye otobüsleri'nin ilk kez Arjantin'de bulunduğunu biliyor muydunuz? Ben de bilmiyordum. 

Bir gün Buenos Aires'den, bir gün Rio de Janeiro'dan, bir gün Montevideo'dan, hatta aynı gün tüm bu şehirlerden Türkiye'ye haber yapabilme yetisine sahip Canan'dan öğrendim. 

İlk belediye otobüsü Arjantin'de bulunmuş. Bunu duyunca çok şaşırdım. Çünkü ilk kendileri bulmalarına rağmen belki de dünyanın en eski belediye otobüslerine sahipler. O kadar gürültülü bir otobüs ki bu daha kendisi görünmeden sesi güldür güldür ben geliyorum diyor. 

1928 tarihinde ekonomik sıkıntı nedeni ile yolcu bulamayan taksiler bir araya gelip, yolcuları daha ucuza taşımak için dolmuş sistemini kuruyorlar. Sonrasında yolculara daha iyi bir hizmet sunabilmek için arabalarının kapasitelerini genişletiyorlar. 1 yolcu şoförün yanında, 4 yolcu arkada ilk colectivo, yani belediye otobüsü'nü resmen uygulamaya koyuyorlar. Ve zamanla daha büyük olan, tıkış pıkış durulabildiğinde 100 kişiden fazlasını alan bugünkü belediye otobüsüne ulaşıyorlar. 

Daha ayrıntılı bilgi almak isteyenleri bu köşeye alabilirim. 

9 Mart 2009 Pazartesi

Ayak Üstü Müzik

video
Video'dan da anlaşılacağı gibi grubun hemen dibinde oturuyorum. Hatta ayaklarının dibinde. Yer yoktu biz de oraya çöktük. Belgrano mahallesinde 2 katlı tahtadan bir evi bara çevirmişler. Küçücük bir odanın küçücük sahnesinde saat başı yeni bir grup çıkıyordu. Hep beraber dinleyelim :)

7 Mart 2009 Cumartesi

Git, Gel, Maymun

Son zamanlarda fazlaca gezip, dolaşıp, gördüklerimi yazma fırsatı bulamıyorum. Çünkü atölye manyağı ve Lenguas Vivas maymunu oldum.
Doğaçlama tiyatrosu, Grotowski atölyesi, Mim okulu, Oyunculuk atölyesi ve tüm bunların üstüne Lenguas Vivas'a kayıt olma çabası eklenince her şey harika oldu. Aslında her şeyi harika ve beni maymun yapan tam olarak Lenguas Vivas oldu. Belki okuyanlar olmuştur, Leguas Vivas Arjantin'in tamamen hayır amaçlı, herkese ücretsiz olarak ders verdiği bir dil okulu. Yabancılar için İspanyolca'nın dışında, japonca, çince, fransızca, italyanca, ingilizce... dünya üzerinde yaşayan birçok dilin eğitimini bulmak mümkün. Böyle olunca talep de, şike de, üç kağıt da çok oluyormuş. Öğrendik.
Kayıt için gidiyoruz, ilk defa kayıt olacak öğrencilerin kayıtları ayın 25'inde başlanacak deniliyor. Geri dönüyoruz. Başka bir arkadaşımız bana kayıt için yarın gel dediler diyor, bir gün sonra yine gidiyoruz. Bu defa ispanyolca'nın kayıtları 2 mart'ta başlayacak deniliyor yine dönüyoruz. Bir kıllık olmasın, oyuna gelmeyelim diye 25'inde yine gidiyoruz. Portekizce'ye kayıt oluyoruz.
Sonra 2 mart'ta yine gidiyoruz, önce sınav olacaksınız deniliyor. Tamam diyoruz hangi sınıfta? Sınıf yok, git fotokobiciden soruları al, ister güneşin altında. ister şurda, ayakta soruları çöz de gel. Peki!
Toplam 5 sayfa olan soruların yarısını ayakta, diğer yarısını bankta oturarak çözüyor teslim ediyoruz. Bugün git, yarın 2'de gel diyorlar. Geliyoruz. Ertesi gün teyzem anons yapıyor, - birinci seviye ve orta seviyede olanlar beklemesin çünkü yer kalmadı. Henüz İspanyolca bilmeyen türk arkadaşımız isyan ediyor. - Ne zaman doldu kayıtlar, ben her gün burdaydım diyor. Aynen çeviriyorum. - Kayıtlar zaten geçen hafta olmuştu diye cevap veriyor kadın. - Ulaan diyorum Türkçe, adamı hasta etmeyin, sonra yine kadının dilinde ısrar ediyorum, - haftalardır her gün geliyoruz, ne zaman oldu bu kayıtlar, bize niye bugün gelin dendi. Ben bilmiyorum diyor kadın. İleri seviyeler için yer var, sadece onlar kalsın diyor. İyi de diyor insanlar, sınav sonuçlarını bilmiyoruz, ne bilelim hangi seviyedeyiz. Peki diyor kadın ve sınav kağıtlarını okumaya başlıyor. Ben de zebani gibi başına dikiliyorum kadının. Her kağıdı onunla birlikte okuyorum.
Çok fazla üstünde durmadan okuyor kağıtları, ilk ve ikinci sayfada hataları olanların, diğer sayfalarını okumuyor bile. Sonra benim kağıdımı okuyor. Sadece bir paragrafta 3 tane hata buluyor. Sonra Ker3m'inkini okuyor onda da aynı hataları buluyor. E çünkü kopya çektik. Her bişiyimiz aynı. Kompozisyon hariç. Ama kadın anlamıyor. Bizim kağıtları ayrı bir yere alıyor. Sonra uzunca bir isim listesi okuyarak bu insanlar beklemesin gitsin diyor. Kerem ve ben dahil yaklaşık 15 kişi kalıyoruz.
Sözlü sınav başlıyor. Ama sınav başlamadan ileri seviyelerde de zaten çok yer olmadığını o yüzden aramızdan en iyilerinin seçileceği söyleniyor. Almanya'da doğup, büyümüş olan bir başka türk kızı isyan ediyor. - Ben ömrümde böyle şey görmedim diyor. Bu nasıl bir stres diye soruyor. ÖSS'nin yanında bu pek bişiy olmasa gerek, diye düşünüyor ama yine de ona hak veriyorum. Sınavları sevmiyorum.
Kağıdında hiç hata çıkmayan bir ingiliz, iki portekizli sözlü sınavı geçip gidiyor. Sonra teyzem beni çağırıyor. Gidiyorum. Bi dolu soru soruyor. - Neden burdasın? Ne yapıyorsun. İspanyolcayı nerde öğrendin. 5 dakka sohbet ediyoruz. Sonra - subjuntivolarda hata yapmışsın, o yüzden seni almamam lazım diyor ve o 3 hatamı gösteriyor. Yeterince sıkılmışım ve uyuz olmuşum. - Zaten ben de bu yüzden burdayım. Her şeyi bilsem ve harika bir ispanyolcam olsa burada işim ne diyorum dilim yettiğince ki yetiyor ve teyzem daha fazla uzatmadan ileri seviye kayıt kağıdını elime uzatıyor. Sonra Alman-türk kızını çağırıyor ve onu alamayacağını çünkü çok hatası olduğunu söylüyor. Kız haklı olarak isyan ediyor. Ben kayıt işlemlerimi tamamlamaya giderken, kadın bu kadar yeter yarın yeniden gelin diyor. Brezilyalılar, Amerikalılar gidiyor biz 4 türk kalıyoruz. Kerem benim seviyem Arzu'yla aynı beni de alın diyor. Ben de - evet Kerem benden daha çok kelime biliyor. benden çok daha iyi deyip maymun'u oynuyorum. Kadın ısrarla yarın bir daha gelin diyor. Geliyoruz. Alman-Türk kızı kayıt olmayı başarıyor. Yedek listede yer buluyor. Sonrasında Kerem de asıl listeye kayıt oluyor. Kerem kayıt olurken, yer yok denilen birinci seviye için kayıt olan insanlar görüyorum. Sıkılıyorum. Vaaa diye bağırıp keçileri kaçırmadan oradan hızla kaçıyorum.

Fotoğraftaki resim 'benim. Eski iş arkadaşlarımdan fatih yine maymun olduğum zamanların birinde çizivermişti.

5 Mart 2009 Perşembe

Congreso Binası

12 Mart 1863'de devletin bursu ile Roma'da okuyan Jonas Larguia, yine devletin içişleri bakanı ve cumhurbaşkanı'nın verdiği yetki ile bu binanın yapımına başlıyor. Yapımında 28 mimarın çalıştığı ekibin içinde, uruguaylılar, fransızlar ve italyanlar da bulunuyor. 1895 yılında bugünkü orijinal halini alan binanın birçok anısı ve hikayesi var.

General Roca 10 Mayıs 1886 tarihinde oturum konuşmasını yapmak üzere merdivenlerden çıkarken, bir anarşist tarafından alnının tam ortasına sağlam bir taş yiyor. Sonrasında General Roca hayatımda yediğim ilk taş bu deyince, orada bulunan doktor Eduardo Wilde yalnızca size değil, cumhuriyetin saygınlığına atılmış bir taştır bu, diyerek cevap veriyor. Asıl adı ile Julio Argentino Roca, 30 yıldan fazla Arjantin politikasına yön vermiş, iki kez başbakan olmuş bir kişiymiş. Congreso binası Roca'nın yediği bu taşla da anılırmış.

Oldukça büyük ve gösterişli olan bu binayı görüntüsü nedeniyle çok sevdim.